Samsun'un Canik ilçesinde sele kapılıp kaybolan, cesedi günler sonra bulunan bir kız var; Cansu. Bir hafta kadar önce toprağa verildi, doğduğu gün dün gibi ailesinin gözleri önündedir hala. Bunun yanında on iki vatandaşımız Toki konutlarında hayatını kaybetti.
Kahramanmaraş'ta evde yalnız bırakılan iki çocuk televizyonun aşırı ısınması sonucu çıkan yangında can verdi. Anne eve geri dönüp karşılaştığı manzara sonucunda sinir krizleri geçirmiş. Baba ise şoka girmiş, tek kelime dahi edememiş.
Yol çalışması sebebiyle bölünmüş yolda önünde yavaş giden kamyonetten ötürü beklemekten sıkılan bir sürücü hatalı sollama yapınca karşıdan gelen kamyonla çarpıştı ve yitip gitti hayattan.
Bir önceki yazımda da bahsetmiştim; geçtiğimiz hafta Feneryolu istasyonunda trenin altında ezilerek bir anne ayrıldı aramızdan.
Yurdun çeşitli yerlerinde onlarca boğulma olayı meydana geldi. Kızılırmak nehrinde, Ankara'da gölette, Tekirdağ Kumbağ'da insanlar silinip gidiyor dünyadan. Akıntı olan yerlerde yüzüyorlar, girmek yasaktır, tabelasını göre göre suya giriyorlar. Bazı yerlerde öyle bir tabela bile yok hatta!
Depremler var bir de; 99 depreminde ölen binlerce insan var.
Hala dere yatağına inşa edilen spor kompleksleri mi, konutlar mı dersiniz, bir dolu proje var gündemde olan.
Hala ev kazalarının oluşabileceği ortamlar kontrol edilmiyor, insanlar umursamıyor; açık bırakılan tüpler, fişte bırakılan ütüler, geceleri söndürülmeye gerek görülmeyen sobalar var.
İnsanlar aceleci, varmak istedikleri yere en kısa yoldan ulaşmak istiyorlar en kısa zamanda. Ne trafik işaretleri umurlarında ne de tehlikeleri önemsiyor insanlar.
Ne olacak ki; insanlar kör mü de trenle peron arasındaki kocaman boşluğu farketmeyecekler, görmeyecekler mi trenin gidiyor olduğunu. Kondüktöre ne gerek var, boşuna israf!
Ev almadan önce, evin sağlamlığını kontrol etmeyi önemsiz buluyoruz, depreme dayanıklı olmayan evler yapılıyor, müteahhitler malzemeden çalıyor.
Yara sarma politikası var bizde; insanlar devletten yaralarının sarılmasını istiyorlar. Deprem maduru yaşlıca bir adam, evine dolmuş suları dışarıya atmaya çalışırken küçücük bir kovayla, 'Devletimizden yaralarımızı sarmasını istiyoruz." diyor. Saatlerce köprüyü geçmeye çalışan insanlar, 'Devletin, belediyenin bu soruna bir çözüm bulmasını istiyoruz.' diyor. Makiniste dava açılıyor, Toki kötülenmeye çalışılıyor...
Kimse de demiyor ki; afet yönetimi yerine biraz da risk yönetimi üzerine düşsek, olmadan önce önlesek tüm bunları! Alt yapı çalışmalarına önem versek, şehirleri, yaşam standartlarını iyileştirsek, sırf maddi kazançlar için yeşil alan projesiyle korunan dere kenarlarını imara açmasak, evden çıkmadan önce son kez etrafı kontrol etsek, çocuklarımızı olabileceklere dair bilgilendirsek, tembihlesek, yüzebiliyor olduğumuz gerçeğine fazla güvenmesek, boğulmanın iyi yüzmeyle alakalı olmadığını kabullensek, sakıncalı yerlere iş işten geçtikten sonra yüzmek yasaktır, tabelası koymasak da önceden akıl etsek bunu, acele etmeyi bıraksak artık, trafik kurallarına uymanın, kemer takmanın normal olduğunu anlasak, makas atmaların havalı olmadığını kabullensek, kondüktörün ne kadar gerekli olduğunu anlamamız için, o trenle peron arasındaki boşluğun fazla olduğunu anlamamız için ölüm gerekmese daha fazla, okullarda deprem tatbikatları, depremle ilgili bilgilendirmeler depremlerden sonra yapılmaya başlanmasa, deprem çantalarının önemi anlaşılsa, evlerin inşaatları daha kontrollü ortamlarda gerçekleştirilse...
Liste böyle uzayıp gider. Sayfalarca sorun yazılabilir ve sayfalarca eksiklik ama yine de kimse umursamaz bunları. Ne söylenirse söylensin, iş işten geçtikten sonra çözüm aranmaya devam edilir. Biz insanlar risk yönetimi neymiş bilmeyiz, önemsemeyiz, çünkü bize bi' şey olmaz; kötü olaylar, felaketler yalnızca televizyonda haberlere çıkan, gazetelerde kendilerine bir köşe verilmiş insanların başına gelir, internette gezinirken gözümüze çarpan haberlerdeki insanlar yaralanır veya ölür yalnızca. Bize bi' şey olmaz!
18 Temmuz 2012 Çarşamba
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Tanık hayatlar...
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20961819.asp
Ve hayat küçücük bir çocuğun hiçbir şeyi anlayamaması ve anlamlandıramamasından ibaretti, annesinin öldüğünü anlamamasından, hiç tanımadığı bir adamın kucağında az önce elini bıraktığı annesinin yanından ayrılmasından...
Ve hayat küçücük bir çocuğun annem nerede, diye sorması kadar basit, cevap veremiyor olmak kadar acı, oyalamak için çikolata vermek kadar saçmaydı. Oysa o annesini bir daha hiç göremeyecekti, bunu anladığı an istediği son şey çikolata olacaktı. Ağlayacaktı. Sussun diye yine çikolata verilecekti ona sanki acısını hafifletebilirmiş gibi ve belki de artık nefret edecekti annesinin elinden keyifle yediği çikolatadan.
Ağlayacak evet. Nedenini bilmeden annesi gelmiyor, diye ağlayacak. Annesi nasıl bu dünyayı terkediyor olduğu gerçeğinden habersizdiyse, o da habersizdi bundan. Habersiz ama ağlayacak.
Böylesi daha kolaydır belki de; kabullenme olgusunu es geçip bilmemekten başlıyorsun her şeye. Büyüdüğünde hiç anlamamış olmayı mı yoksa daha dün gibi hatırlamayı mı tercih eder bilemiyorum.
Ve hayat insanların hiç tanımadıkları biri için üzülmesinden ibaret, bir anlık. Trenden inen yolcuların çamur yüzünden, yağ yüzünden kirlenmiş paçalarına bakıp çıkmaz da bu, diye şikayet etmesinden ibaret. Evet; hiç çıkmayacak. Asla ama asla çıkmayacak ölümün lekesi.
O küçük çocuğun üzerindeki lekeler çıkmayacak, annesinin kokusu hiç sökülmeyecek nefeslerinden. Yüzü, gülüşleri hiç silinmeyecek bakışlarından. Şevkati hep teninde barınacak.
Ve hayat ölümün varlığı gittikten sonra trenin yeniden yollara düşmesinden ibaret, habersiz insanları taşımasından, ruhun sindiği yeri tekrar tekrar dövmesinden, her şeyin dışarıdan normale dönmüş gibi görünmesinden ibaret.
Bilmiyorum; başka canlar da yitip gitti mi orada. Bilseydim, görseydim onları da yazardım ama işte hayat bilmemekten ibaret, akşam haberlerde, yarın gazetelerde çıkacak haberin bilmeyenlerce yalnızca göz gezdirilecek olmasından bir de. Bilenler zaten okumayacak.
Ve hayat oldukça garip; biri ölüyor ve siz yanından geçip gidiyorsunuz. Gazetelerin altındakileri görmek istiyorsunuz dayanamayacağınızı bile bile. Yanınızdaki insanlarla olayın nasıl olduğuna dair düşünceler üretiyorsunuz sanki artık bir önemi varmış gibi. Kimisi fotoğraf çekiyor, anlayamıyorum; daha sonra bakıp anıları yad edecek ve arkadaşlarına mı gösterecek albümlere ekleyip, belki de internette paylaşır.
Ambulans görevlileri gidiyor ve polisler geliyor. Pek çoğumuz için yalnızca dizilerde ve haberlerde gördüğümüz kadar yakın olan sarı şeritler çekiliyor cansız bedenin etrafına. Kocaman kameraları elinde haberciler geliyor sonra. Herkes oradan kaçmak isterken onlar koşarak yetişmeye çalışıyorlar olaylara.
İnsanlar telaşlı, geç kalıyorlar gidecekleri yere tren çalışmadığından.
Ve hayat artık dört yaşındaki küçük bir çocuktan ibaret, bir baba için yalnızca oğlundan ibaret.
Ve hayat artık bir yokluktan ibaret, küçük bir çocuk için annesinin gitmesinden ibaret.
Ve hayat gazetelerin altındaki yüzle aslında tanışık olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler... Hayat sabah çıkarken not defterimi unutmamdan, bir şeyler yazarım diye ilk gördüğüm kırtasiyeye uğrayıp yeni bir tane almamdan, o saatte tam da o istasyonda trene binecek olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler.
Bugün, bir kaç yabancı sayılı günler içinde unutmuş olacakları kötü bir anı edindi. Ben yeni not defterimin bir kaç sayfasını dolduran bir kaç kelimeye hayat verdim. Çıkmayacak lekeleri olan bir kaç pantolon var bir de artık. Düşünüyorum da; gerçekten yazık oldu, hiç telafi edilemeyecek olan şeyler oldu bugün, mesela o adam o pantolonun aynısından bir daha nerede bulacak artık?!
Ve hayat birazcık da benim buraya bir son yazamayacak olmamdan ibaret aslında, bugün bir sona tanık oldum zaten, bir tane de ben yazmak istemiyorum.
Ve hayat küçücük bir çocuğun hiçbir şeyi anlayamaması ve anlamlandıramamasından ibaretti, annesinin öldüğünü anlamamasından, hiç tanımadığı bir adamın kucağında az önce elini bıraktığı annesinin yanından ayrılmasından...
Ve hayat küçücük bir çocuğun annem nerede, diye sorması kadar basit, cevap veremiyor olmak kadar acı, oyalamak için çikolata vermek kadar saçmaydı. Oysa o annesini bir daha hiç göremeyecekti, bunu anladığı an istediği son şey çikolata olacaktı. Ağlayacaktı. Sussun diye yine çikolata verilecekti ona sanki acısını hafifletebilirmiş gibi ve belki de artık nefret edecekti annesinin elinden keyifle yediği çikolatadan.
Ağlayacak evet. Nedenini bilmeden annesi gelmiyor, diye ağlayacak. Annesi nasıl bu dünyayı terkediyor olduğu gerçeğinden habersizdiyse, o da habersizdi bundan. Habersiz ama ağlayacak.
Böylesi daha kolaydır belki de; kabullenme olgusunu es geçip bilmemekten başlıyorsun her şeye. Büyüdüğünde hiç anlamamış olmayı mı yoksa daha dün gibi hatırlamayı mı tercih eder bilemiyorum.
Ve hayat insanların hiç tanımadıkları biri için üzülmesinden ibaret, bir anlık. Trenden inen yolcuların çamur yüzünden, yağ yüzünden kirlenmiş paçalarına bakıp çıkmaz da bu, diye şikayet etmesinden ibaret. Evet; hiç çıkmayacak. Asla ama asla çıkmayacak ölümün lekesi.
O küçük çocuğun üzerindeki lekeler çıkmayacak, annesinin kokusu hiç sökülmeyecek nefeslerinden. Yüzü, gülüşleri hiç silinmeyecek bakışlarından. Şevkati hep teninde barınacak.
Ve hayat ölümün varlığı gittikten sonra trenin yeniden yollara düşmesinden ibaret, habersiz insanları taşımasından, ruhun sindiği yeri tekrar tekrar dövmesinden, her şeyin dışarıdan normale dönmüş gibi görünmesinden ibaret.
Bilmiyorum; başka canlar da yitip gitti mi orada. Bilseydim, görseydim onları da yazardım ama işte hayat bilmemekten ibaret, akşam haberlerde, yarın gazetelerde çıkacak haberin bilmeyenlerce yalnızca göz gezdirilecek olmasından bir de. Bilenler zaten okumayacak.
Ve hayat oldukça garip; biri ölüyor ve siz yanından geçip gidiyorsunuz. Gazetelerin altındakileri görmek istiyorsunuz dayanamayacağınızı bile bile. Yanınızdaki insanlarla olayın nasıl olduğuna dair düşünceler üretiyorsunuz sanki artık bir önemi varmış gibi. Kimisi fotoğraf çekiyor, anlayamıyorum; daha sonra bakıp anıları yad edecek ve arkadaşlarına mı gösterecek albümlere ekleyip, belki de internette paylaşır.
Ambulans görevlileri gidiyor ve polisler geliyor. Pek çoğumuz için yalnızca dizilerde ve haberlerde gördüğümüz kadar yakın olan sarı şeritler çekiliyor cansız bedenin etrafına. Kocaman kameraları elinde haberciler geliyor sonra. Herkes oradan kaçmak isterken onlar koşarak yetişmeye çalışıyorlar olaylara.
İnsanlar telaşlı, geç kalıyorlar gidecekleri yere tren çalışmadığından.
Ve hayat artık dört yaşındaki küçük bir çocuktan ibaret, bir baba için yalnızca oğlundan ibaret.
Ve hayat artık bir yokluktan ibaret, küçük bir çocuk için annesinin gitmesinden ibaret.
Ve hayat gazetelerin altındaki yüzle aslında tanışık olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler... Hayat sabah çıkarken not defterimi unutmamdan, bir şeyler yazarım diye ilk gördüğüm kırtasiyeye uğrayıp yeni bir tane almamdan, o saatte tam da o istasyonda trene binecek olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler.
Bugün, bir kaç yabancı sayılı günler içinde unutmuş olacakları kötü bir anı edindi. Ben yeni not defterimin bir kaç sayfasını dolduran bir kaç kelimeye hayat verdim. Çıkmayacak lekeleri olan bir kaç pantolon var bir de artık. Düşünüyorum da; gerçekten yazık oldu, hiç telafi edilemeyecek olan şeyler oldu bugün, mesela o adam o pantolonun aynısından bir daha nerede bulacak artık?!
Ve hayat birazcık da benim buraya bir son yazamayacak olmamdan ibaret aslında, bugün bir sona tanık oldum zaten, bir tane de ben yazmak istemiyorum.
26 Haziran 2012 Salı
Yazmak... Yazmak... Ve yine, yeniden yazıyor olmak.
Bu aralar bloguma hiç uğramadığımı farkettim. Üçüncü romanımla haddinden fazla ilgilendiğimden sanırım. İlgileniyorum çünkü uzun zaman önce bitti ve artık yazılması gerekiyor, ağırlık ediyor aklımda, boşa taşıyorum onu oradan oraya, dördüncü romanıma gölge yapıyor.
Devamlı aklımda ve artık bir yere bırakılması gerekiyor; Bir Ölünün Hayatı bitti çünkü, Melek artık Ali'nin meleği değil ve Melek de Ali'yi daha fazla sevemiyor. Ben artık Ali'yi sevemiyorum, Melek'i özleyemiyorum.
Artık Gönül oldum, yepyeni bir hikayeyi yaşıyorum. Sıcağa dönmeyen muslukları olan bir evde uyanıyorum, tercihsizim. Buzdolabım hiç olmadı... ve aşığım.
Bu aralar aklımda Gönül'den, Bir Ölünün Hayatı'nı yazmaya çalışıyorum.
Bir de yazmakla ilgili yazar oldum; nasıl yazdığımı ve nasıl olup da yazamadığımı, neden kelimelere ulaştığımı ve neyi konu aldığımı, ne zaman kaleme dokunduğumu, ne yazacağımı ve ne yazmam gerektiğini.
Bazı şeyleri yazmayı bırakıyorum, bazı şeylere yeni başlıyorum. Yepyeni maceralara atılıyorum. Aklımda birbirinden farklı onlarca proje... Sırf düşlediklerim, amaçladıklarım, yazmak istediklerim değil, diye haksızlık yapıyorum fikirlerime, hikayelerime ve görmezden geliyorum bazı roman olabilecek olayları.
Şimdi sabah oldu. Romanıma daldığımdan devam edememiştim dün gece, sabaha yazarım demiştim ama sabah da romanıma vermişim aklımı. Az önce bıraktım, hatta hala açık beni bekliyor dosya. O yüzden daha fazla uzatamayacak ve geriye dönüp dalacağım yine Ali'yle Melek'in dünyasına, rüyasına.
Sayfa seksen sekiz... Ali, Melek'in onu liseden beri sevdiğini öğrendi, biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgün şimdi. Ben de biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgünüm. Melek ağlamak istiyor, ben de ağlamak istiyorum. Geçiyor ama bu ortak hisler, uzaklaşmaya başlıyorum karakterlerden ve bu yüzden acele etmeliyim, yazılmalı artık bu roman çünkü ben bir yandan da artık Gönül'üm ve bu sıcakta tarlada çalışıyorum.
Devamlı aklımda ve artık bir yere bırakılması gerekiyor; Bir Ölünün Hayatı bitti çünkü, Melek artık Ali'nin meleği değil ve Melek de Ali'yi daha fazla sevemiyor. Ben artık Ali'yi sevemiyorum, Melek'i özleyemiyorum.
Artık Gönül oldum, yepyeni bir hikayeyi yaşıyorum. Sıcağa dönmeyen muslukları olan bir evde uyanıyorum, tercihsizim. Buzdolabım hiç olmadı... ve aşığım.
Bu aralar aklımda Gönül'den, Bir Ölünün Hayatı'nı yazmaya çalışıyorum.
Bir de yazmakla ilgili yazar oldum; nasıl yazdığımı ve nasıl olup da yazamadığımı, neden kelimelere ulaştığımı ve neyi konu aldığımı, ne zaman kaleme dokunduğumu, ne yazacağımı ve ne yazmam gerektiğini.
Bazı şeyleri yazmayı bırakıyorum, bazı şeylere yeni başlıyorum. Yepyeni maceralara atılıyorum. Aklımda birbirinden farklı onlarca proje... Sırf düşlediklerim, amaçladıklarım, yazmak istediklerim değil, diye haksızlık yapıyorum fikirlerime, hikayelerime ve görmezden geliyorum bazı roman olabilecek olayları.
Şimdi sabah oldu. Romanıma daldığımdan devam edememiştim dün gece, sabaha yazarım demiştim ama sabah da romanıma vermişim aklımı. Az önce bıraktım, hatta hala açık beni bekliyor dosya. O yüzden daha fazla uzatamayacak ve geriye dönüp dalacağım yine Ali'yle Melek'in dünyasına, rüyasına.
Sayfa seksen sekiz... Ali, Melek'in onu liseden beri sevdiğini öğrendi, biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgün şimdi. Ben de biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgünüm. Melek ağlamak istiyor, ben de ağlamak istiyorum. Geçiyor ama bu ortak hisler, uzaklaşmaya başlıyorum karakterlerden ve bu yüzden acele etmeliyim, yazılmalı artık bu roman çünkü ben bir yandan da artık Gönül'üm ve bu sıcakta tarlada çalışıyorum.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Yine annem...
Müzik dinliyordum az önce, rastgele bir şeyler çalıyordu. Annemin sesi doldu birden kulaklarıma; şiirlerini seslendirmiş bir ara, sanırım Ankara'da eczacılık okuduğu dönemlerde.
Gözlerin simsiyah olsun;
Derinlere bakar gibi bakayım,
Yumduğumda gözlerimi kapkaranlık,
Gözlerine dalayım.
Masmavi olsun gözlerin;
Şöyle kaldırıp da başımı,
Dalınca gözyüzüne bomboş,
Gözlerine uzanayım.
Ve gözlerin yemyeşil olsun;
Deniz kenarına oturup da seyrederken uzakları,
Dalgalar yerine,
Gözlerinle dolayım...
Ya da... Ya da kahve olsun gözlerin;
Beni alıp yokluğa götürsün,
Sanki dağ başlarında yaşar gibi,
Gözlerinde yaşayayım...
Uzun zamandır aradığım bir şiirdi bu, en sevdiklerimden.
Daha önce de annemi şair olarak göremediğimi ve şiirlerini onda bulamadığımdan bahsetmiştim; sesinden dinlesem bile hala annemmiş gibi gelmiyor bana.
Tam kırk beş dakika dinledim boş boş ve sonra da yazmak için beğendiklerimi, tekrar dinledim.
Bir kaç şiirini paylaşmak istiyorum sadece bu akşam, belki siz benim hissettiklerimi hissetmezsiniz ama kendinizden bir kaç parça bulacağınızdan eminim şiirlerinde...
Seni düşünüyorum,
Gözlerimde yaşadığın günden beri.
Seni yaşıyorum,Bin bir çiçekle ördüğüm.
Güzelliğini sunuyorum mısralarıma, Hasretinle birlikte.
Anlasana artık; sen içimde bir kördüğüm.
Sabahın serinisin ruhumda.
Rüzgarın ılık, tatlı sesi
Ve bir kuşun ötüşü seher vakti...
Düşünmem sandım seni,
Düşünmezsem unuturum sandım.
Yanılmışım habersiz sevdalım,
Yanılmışım...
Düşüncelerimde olmasan bile
Gözyaşlarımda varsın...
Azrail gibi.
Her kapanışında göz kapaklarımın,
Bir balta vurdun beynime.
Kırdın rüyamdaki bin bir renkli çiçeği.
Oturdun sabaha dek,
Gözbebeklerimde...
Senden uzakta olursam
Düşünmem sandım seni,
Düşünmezsem unuturum sandım.
Yanılmışım habersiz sevdalım,
Yanılmışım...
Düşüncelerimde olmasan bile
Gözyaşlarımda varsın...
...
Ve düşüncelerin kim bilir kimlerleyken,
Bir yılan gibi çöreklendi içime yokluğun...
...
Seni düşünüyorum,
Gözlerimde yaşadığın günden beri...
Önce doğan güneşim oldun,
Donra batan
Ama olsun,
Güneşin batışını da seviyorum,
Hem de daha çok, doğuşundan...
Yine yazmaya başladım can dost,
Uzunca bir süredir alamadığım kalemi aldım elime bugün,
Galiba yalnızlığı taşıyamıyorum artık,
Galiba özlemim dışıma taştı bugün...
Bir şarkımız yoktu,
Dinlediğimde seni hatırlayayım.
Ama çocuğumun her balon istiyorum, deyişinde
Seni hatırlayacağım...
Bazen yürümek yağmur altında amaçsız,
Boğulmak binlerce düşünce arasında,
Çıkamamak beyninden,
İçinden...
Sıkışıp kalmak...
Ve tüm bunları seninle yaşamak.
Sen dediğim sen; neredesin, nerelerdesin?
Sen dediğim sen; kimdesin, kimlerlesin?
Belki bir gül yaprağının ucunda,
Belki bir çiğ tanesindesin...
Kim bilir belki,
Belki güneşin batışını seyrederken bir akşam üstü,
Gözlerimin takıldığı yerdesin...
En çok neyi özleyeceğim biliyor musun;
Çocukça davranmayı, demiştim bir zamanlar.
Şimdi en çok neyi özlüyorum biliyor musun;
Çocukça davranmayı, diyorum.
Karanlığı sever gibi seviyorum seni,
Çünkü karanlık baştan başa benim.
Şimdilik bu kadar olsun...
Babama not: kıskanma babacığım, sen de yaz senin de olsun :)
SİZİ SEVİYORUM!
http://www.facebook.com/hayatgulsunsize
Gözlerin simsiyah olsun;
Derinlere bakar gibi bakayım,
Yumduğumda gözlerimi kapkaranlık,
Gözlerine dalayım.
Masmavi olsun gözlerin;
Şöyle kaldırıp da başımı,
Dalınca gözyüzüne bomboş,
Gözlerine uzanayım.
Ve gözlerin yemyeşil olsun;
Deniz kenarına oturup da seyrederken uzakları,
Dalgalar yerine,
Gözlerinle dolayım...
Ya da... Ya da kahve olsun gözlerin;
Beni alıp yokluğa götürsün,
Sanki dağ başlarında yaşar gibi,
Gözlerinde yaşayayım...
Uzun zamandır aradığım bir şiirdi bu, en sevdiklerimden.
Daha önce de annemi şair olarak göremediğimi ve şiirlerini onda bulamadığımdan bahsetmiştim; sesinden dinlesem bile hala annemmiş gibi gelmiyor bana.
Tam kırk beş dakika dinledim boş boş ve sonra da yazmak için beğendiklerimi, tekrar dinledim.
Bir kaç şiirini paylaşmak istiyorum sadece bu akşam, belki siz benim hissettiklerimi hissetmezsiniz ama kendinizden bir kaç parça bulacağınızdan eminim şiirlerinde...
Seni düşünüyorum,
Gözlerimde yaşadığın günden beri.
Seni yaşıyorum,Bin bir çiçekle ördüğüm.
Güzelliğini sunuyorum mısralarıma, Hasretinle birlikte.
Anlasana artık; sen içimde bir kördüğüm.
Sabahın serinisin ruhumda.
Rüzgarın ılık, tatlı sesi
Ve bir kuşun ötüşü seher vakti...
Düşünmem sandım seni,
Düşünmezsem unuturum sandım.
Yanılmışım habersiz sevdalım,
Yanılmışım...
Düşüncelerimde olmasan bile
Gözyaşlarımda varsın...
Azrail gibi.
Her kapanışında göz kapaklarımın,
Bir balta vurdun beynime.
Kırdın rüyamdaki bin bir renkli çiçeği.
Oturdun sabaha dek,
Gözbebeklerimde...
Senden uzakta olursam
Düşünmem sandım seni,
Düşünmezsem unuturum sandım.
Yanılmışım habersiz sevdalım,
Yanılmışım...
Düşüncelerimde olmasan bile
Gözyaşlarımda varsın...
Başucumdaydın bütün gece,
Azrail gibi.
Her kapanışında göz kapaklarımın,
Bir balta vurdun beynime.
Kırdın rüyamdaki bin bir renkli çiçeği.
Oturdun sabaha dek,
Gözbebeklerimde...
Azrail gibi.
Her kapanışında göz kapaklarımın,
Bir balta vurdun beynime.
Kırdın rüyamdaki bin bir renkli çiçeği.
Oturdun sabaha dek,
Gözbebeklerimde...
Ve düşüncelerin kim bilir kimlerleyken,
Bir yılan gibi çöreklendi içime yokluğun...
...
Seni düşünüyorum,
Gözlerimde yaşadığın günden beri...
Önce doğan güneşim oldun,
Donra batan
Ama olsun,
Güneşin batışını da seviyorum,
Hem de daha çok, doğuşundan...
Yine yazmaya başladım can dost,
Uzunca bir süredir alamadığım kalemi aldım elime bugün,
Galiba yalnızlığı taşıyamıyorum artık,
Galiba özlemim dışıma taştı bugün...
Bir şarkımız yoktu,
Dinlediğimde seni hatırlayayım.
Ama çocuğumun her balon istiyorum, deyişinde
Seni hatırlayacağım...
Bazen yürümek yağmur altında amaçsız,
Boğulmak binlerce düşünce arasında,
Çıkamamak beyninden,
İçinden...
Sıkışıp kalmak...
Ve tüm bunları seninle yaşamak.
Sen dediğim sen; neredesin, nerelerdesin?
Sen dediğim sen; kimdesin, kimlerlesin?
Belki bir gül yaprağının ucunda,
Belki bir çiğ tanesindesin...
Kim bilir belki,
Belki güneşin batışını seyrederken bir akşam üstü,
Gözlerimin takıldığı yerdesin...
En çok neyi özleyeceğim biliyor musun;
Çocukça davranmayı, demiştim bir zamanlar.
Şimdi en çok neyi özlüyorum biliyor musun;
Çocukça davranmayı, diyorum.
Karanlığı sever gibi seviyorum seni,
Çünkü karanlık baştan başa benim.
Şimdilik bu kadar olsun...
Babama not: kıskanma babacığım, sen de yaz senin de olsun :)
SİZİ SEVİYORUM!
http://www.facebook.com/hayatgulsunsize
26 Nisan 2012 Perşembe
Ben büyüyünce çocuk olacağım.
Ben deniz ile göğün birleştiği yerde yaşayan küçük bir kız çocuğuyum. Saçlarım güneşten, ellerim bulut. Ayaklarım horoz şekeri tarlasında.
Kırmızı Başlıklı Kız'la Hansel ve Gratel'i yeni yeni okumaya başlıyorum, hece hece ilerliyor hikayeler. Her bir sayfayı bitirdiğimde alkışlıyor beni deniz yıldızları, okuyamadığım kelimeler olursa yardım ediyorlar. Devamlı aynı kitapları okuyorum çünkü kitapçı yok buralarda yenilerini alabileceğim, deniz atları bana neler getirmişlerse onlar var kitaplığımda. Olsun hiç sıkılmıyorum, her seferinde ayrı keyif alıyorum, her bitirdiğimde yeniden ve yeniden okumak istiyorum.
Saçlarımı örmeyi hala öğrenemedim, yunuslar örüyor, rengarenk çiçekler takıyorlar bir de. Ben en çok mavi olanları seviyorum, en çok onları yakıştırıyorum kendime. Sonra da beni uzun gezmelere çıkartıyorlar, bir oraya bir buraya yüzüyor, dalgaların üzerinde koşturuyoruz birlikte.
Mercanlarla yerden yüksek oynuyoruz, saklambaç veya, ama ben onu pek sevmiyorum çünkü hep ben ebe oluyorum, mızıkçılık yapmak istemiyorum ama ben daha küçücük bir çocuğum, istediğimi yapabilirim.
Uyku saatim gelince ağarmış yıldızlar örtüyor üzerimi, ay iyi geceler öpücüğü veriyor. Rüyalarıma oyuncaklarım giriyor ve daha binlerce sahip olmak isteyeceğim oyuncak, sabaha kadar oynuyoruz.
Zaman zaman ağlıyorum çünkü boya kalemlerimi bulamadığım oluyor, ben resim yapmayı çok severim de. Onları kaybedince kendimi kaybetmiş gibi oluyorum. Bütün balıklar okyanusu aramaya koyuluyor, bulunana kadar susmuyorum, bomboş kağıtlar ellerimde hayat bulmayı beklerken ben kıpkırmızı lalelerden hıçkırıklarımla dolduruyorum ufku. Güneş gürültüye ve kargaşaya dayanamayıp evimi terkediyor bazen, aya kalıyor beni teselli etmek.
Bazen ayağım takılıyor ve düşüyorum, biraz sakarımdır da ben, ayaklarım iki aşık gibi birbirine dolanır hep. Yunuslar büyüdüğünde geçer diyor. Geçsin istemiyorum, varsın ben hep böyle sakar kalayım, iki aşık hiç ayrılmasın, hep sarılsın, ben düşmeye, yara bere içinde kalmaya, lila kanamaya razıyım hep. Aslında ben pembe kanamayı tercih ederdim, o benim en sevdiğim renk çünkü; tatlı ve sıcak şeker pembesi. Lila tende biraz kekremsi bir tat bırakıyor.
En büyük korkum; bir bardak su, benim. Boğulabilirim içinde, yudum yudum içebilir beni ve yok olabilirim derinliklerinde. Bir de yatağımın altında bir kaç gölge var, onlardan da az korkmuyor değilim hani. Olsun gece lambam var, uyuyana kadar bana eşlik ediyor, hem bazen ahtapotlar bana ninni de söylüyor.
Bir gün bir balina bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordu; çocuk, dedim. Güldü bana, neden güldüğünü anlayamadığımı söyledim. Çünkü çocuksun, dedi, anlayamazsın. Çocukluk anlayamamak mıdır ki, ben onun özgürlük olduğunu sanıyordum, dertler için nasıl olsa geçer, diyebilmek, dünyanın gerçeklerinden uzak, masallar okuyabilmek, istediğin zaman oyun oynayabilmek, dünyayı unutup uzun uzun çizgi film seyretmek, ufacık bir hediyeyle; mesela horoz şekeriyle mutlu olabilmek. Çocuksun işte, dedi, anlayamıyorsun. En azından büyüdüğümde senin kadar şişman olmak istemiyorum, diye bağırdım ona. Kahkahalarla güldü bu kez.
Neden böyle söyledi, diye sordum sonraları bir deniz yıldızına. Kızıyordum balinaya ama aslında anlamamıştım da. Bana çünkü söylediğin şey ona çok çocukça geldi, dedi. Kelimelerin emekliyor gibiydi ve mızıklıyorlardı biraz da. İyi de, ben çocuktum zaten. Ayrıca imkansız olduğunu da düşündü, dedi. İmkansız mı, astronot, cevabından daha imkansız görünmüyordu gözüme sonuçta ben fazla bir şey istemiyordum ki, sadece şu anda olduğu gibi çocuk olmak istiyordum, hiç değişmeden kalmak. Deniz yıldızı gülümsedi, anlayacaksın, dedi.
Şimdi düşünüyorum da içime bakıp, belki de aslında büyüklerin anlayamadıkları şeyler var ve hatta bu yüzden onlar 'büyüyünce anlarsın' cümlesine sığınıyorlar. Bazı şeyleri göremiyorlar, ne kadar küçük ve sığ akılları. Benim gibi, biz çocuklar gibi düşünemiyorlar. Hayallerini ve dileklerini kaybetmişler, geçen yıllar onlardan oldukları kişiyi almış sanki, törpülemiş bakışlarını... Benim aklım daha özgür, kalemlerim daha renkli, gecelerim karanlık bile değil. Ne arabamın benzine ihtiyacı var, ne elektriğim faturaya bağımlı. Düşüncelerimin sınırına ulaşmak için, ufuk çizgisine dokunmak gerekir. Rüyalarım helyum dolu balonlar misali, bıraksan kaçacak bulutlara, rüzgarla kovalamaca oynayacak...
Haklılar ama; anlamıyorum. Öyle ki; neyi anlamam gerektiğini bile anlayamıyorum aslında. Fakat zaten eğer anlamam için büyümem gerekiyorsa; istemem, kalsın, anlamayayım ben.
Kırmızı Başlıklı Kız'la Hansel ve Gratel'i yeni yeni okumaya başlıyorum, hece hece ilerliyor hikayeler. Her bir sayfayı bitirdiğimde alkışlıyor beni deniz yıldızları, okuyamadığım kelimeler olursa yardım ediyorlar. Devamlı aynı kitapları okuyorum çünkü kitapçı yok buralarda yenilerini alabileceğim, deniz atları bana neler getirmişlerse onlar var kitaplığımda. Olsun hiç sıkılmıyorum, her seferinde ayrı keyif alıyorum, her bitirdiğimde yeniden ve yeniden okumak istiyorum.
Saçlarımı örmeyi hala öğrenemedim, yunuslar örüyor, rengarenk çiçekler takıyorlar bir de. Ben en çok mavi olanları seviyorum, en çok onları yakıştırıyorum kendime. Sonra da beni uzun gezmelere çıkartıyorlar, bir oraya bir buraya yüzüyor, dalgaların üzerinde koşturuyoruz birlikte.
Mercanlarla yerden yüksek oynuyoruz, saklambaç veya, ama ben onu pek sevmiyorum çünkü hep ben ebe oluyorum, mızıkçılık yapmak istemiyorum ama ben daha küçücük bir çocuğum, istediğimi yapabilirim.
Uyku saatim gelince ağarmış yıldızlar örtüyor üzerimi, ay iyi geceler öpücüğü veriyor. Rüyalarıma oyuncaklarım giriyor ve daha binlerce sahip olmak isteyeceğim oyuncak, sabaha kadar oynuyoruz.
Zaman zaman ağlıyorum çünkü boya kalemlerimi bulamadığım oluyor, ben resim yapmayı çok severim de. Onları kaybedince kendimi kaybetmiş gibi oluyorum. Bütün balıklar okyanusu aramaya koyuluyor, bulunana kadar susmuyorum, bomboş kağıtlar ellerimde hayat bulmayı beklerken ben kıpkırmızı lalelerden hıçkırıklarımla dolduruyorum ufku. Güneş gürültüye ve kargaşaya dayanamayıp evimi terkediyor bazen, aya kalıyor beni teselli etmek.
Bazen ayağım takılıyor ve düşüyorum, biraz sakarımdır da ben, ayaklarım iki aşık gibi birbirine dolanır hep. Yunuslar büyüdüğünde geçer diyor. Geçsin istemiyorum, varsın ben hep böyle sakar kalayım, iki aşık hiç ayrılmasın, hep sarılsın, ben düşmeye, yara bere içinde kalmaya, lila kanamaya razıyım hep. Aslında ben pembe kanamayı tercih ederdim, o benim en sevdiğim renk çünkü; tatlı ve sıcak şeker pembesi. Lila tende biraz kekremsi bir tat bırakıyor.
En büyük korkum; bir bardak su, benim. Boğulabilirim içinde, yudum yudum içebilir beni ve yok olabilirim derinliklerinde. Bir de yatağımın altında bir kaç gölge var, onlardan da az korkmuyor değilim hani. Olsun gece lambam var, uyuyana kadar bana eşlik ediyor, hem bazen ahtapotlar bana ninni de söylüyor.
Bir gün bir balina bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordu; çocuk, dedim. Güldü bana, neden güldüğünü anlayamadığımı söyledim. Çünkü çocuksun, dedi, anlayamazsın. Çocukluk anlayamamak mıdır ki, ben onun özgürlük olduğunu sanıyordum, dertler için nasıl olsa geçer, diyebilmek, dünyanın gerçeklerinden uzak, masallar okuyabilmek, istediğin zaman oyun oynayabilmek, dünyayı unutup uzun uzun çizgi film seyretmek, ufacık bir hediyeyle; mesela horoz şekeriyle mutlu olabilmek. Çocuksun işte, dedi, anlayamıyorsun. En azından büyüdüğümde senin kadar şişman olmak istemiyorum, diye bağırdım ona. Kahkahalarla güldü bu kez.
Neden böyle söyledi, diye sordum sonraları bir deniz yıldızına. Kızıyordum balinaya ama aslında anlamamıştım da. Bana çünkü söylediğin şey ona çok çocukça geldi, dedi. Kelimelerin emekliyor gibiydi ve mızıklıyorlardı biraz da. İyi de, ben çocuktum zaten. Ayrıca imkansız olduğunu da düşündü, dedi. İmkansız mı, astronot, cevabından daha imkansız görünmüyordu gözüme sonuçta ben fazla bir şey istemiyordum ki, sadece şu anda olduğu gibi çocuk olmak istiyordum, hiç değişmeden kalmak. Deniz yıldızı gülümsedi, anlayacaksın, dedi.
Şimdi düşünüyorum da içime bakıp, belki de aslında büyüklerin anlayamadıkları şeyler var ve hatta bu yüzden onlar 'büyüyünce anlarsın' cümlesine sığınıyorlar. Bazı şeyleri göremiyorlar, ne kadar küçük ve sığ akılları. Benim gibi, biz çocuklar gibi düşünemiyorlar. Hayallerini ve dileklerini kaybetmişler, geçen yıllar onlardan oldukları kişiyi almış sanki, törpülemiş bakışlarını... Benim aklım daha özgür, kalemlerim daha renkli, gecelerim karanlık bile değil. Ne arabamın benzine ihtiyacı var, ne elektriğim faturaya bağımlı. Düşüncelerimin sınırına ulaşmak için, ufuk çizgisine dokunmak gerekir. Rüyalarım helyum dolu balonlar misali, bıraksan kaçacak bulutlara, rüzgarla kovalamaca oynayacak...
Haklılar ama; anlamıyorum. Öyle ki; neyi anlamam gerektiğini bile anlayamıyorum aslında. Fakat zaten eğer anlamam için büyümem gerekiyorsa; istemem, kalsın, anlamayayım ben.
22 Nisan 2012 Pazar
Gobi Çölü'ne gitmek istiyorum...
Onunla ilk nerede tanıştığımızı hatırlamıyorum. Sanırım ben
kalbimin arka sokaklarında sarhoş ve yorgun dolaşıyordum. Hafif yağmur
yağıyordu, yer yer su birikintileri oluşmuştu. Biri iki, ikiyi beş görüyordum,
sokak lambaları yolumu aydınlatmaya yetmiyordu. Hayat çok bulanıktı ve
sarsılıyordu. Gördüğüm şeyler baktığım yerlerin hızına yetişemiyor, ardından
geliyordu. Topuklularımın yerle buluştuğunda çıkardığı ses kulaklarıma korkunç
bir uğultu şeklinde ulaşıyordu.
Issız ve eşsizdi evi, bir de soğuk; çöl geceleri gibi. Ucu bucağı yok gibiydi, sayısız resim vardı duvarlarında kum taneleri misali; kadınlar, kadınlar ve kadınlar... Her birine dokundu içim, her birinde bambaşka hayatlar ve hayaller gördüm.
Ressamım ben, dedi. Kadifemsi sesinin ırzına geçmek istedim zarifçe.
Beni de çiz.
Öyle mimiksiz, öyle soğuk ama öyle duygulu görünüyordu ki...
Midem bulanıyordu, ruhumu kusmak ister gibiydim. Yutkunarak
bastırmaya çalışıyordum boğazıma kadar gelen çığlıklarımı. Bir kussam rengarenk
olacaktı dünya, hayallerimle süslenecekti kaldırım taşları ve içim yokluğa
gömülecekti.
Aklımı taşıyamıyordum artık, düşüncelerim ağır gelmeye başlamıştı.
Bir an önce gitmem gereken yere uzanıp kafamı koymalıydım bir yerlere.
Pek çıkartamıyordum kendimi, yüzyıllardır görmediğim bir
yüze sahip gibiydim. Suçum piyanoda kemana ait notalar aramak mıydı yoksa
sezaryan bir hayata normal doğmak mıydı bilemiyorum, kapalı gişe bir tiyatroya
bilet aramak misali boşa ve kara borsaya yaşıyordum, kasımdan kalma bir haziran
akşamı.
Zamanın fotoğrafını çekip çerçeveletmiştim adeta; her gece
aynı geceye kalkıyordum. Korsan kitapların satıldığı caddelerde kaybediyordum
kelimelerimi, şiirlerimi bağışlıyordum boş sayfalara. İmla hataları yapıyordum,
doğrucu tavırlarımda. Sarhoşluğuma verin siz, iç açıları toplamımı
bulamıyordum.
Saat sabaha karşı üç veya dörttü. Karanlıkta benim gibi
hayatlarını kaybetmiş bir kç insan daha vardı.
Esiyordu, saçlarım darmadağın olmuştu. Bir kaç parça kağıt
koşturuyordu kaldırımda, soğuktu belki de ama ben üşümüyordum, alkol sıcak
tutuyordu, sarıp sarmalıyordu beni.
Elimi cebime attım, sigaram bitmişti. Ciğerlerime dolan
temiz hava canımı yakmaya başlıyordu.
Ve onu gördüm! Elleri cebinde, ışıklardan uzak, duvara
sırtını dayamış sigara içiyordu. Gölgelere ve dumana boğulmuştu çehresi. Ondan
tarafta gözüme çarpan tek ışık yanan tütünün doğurduğuydu.
Ayakkabılarım beni ele verince bendentarafa baktı. Gel, diyordu
sanki ve ben gidiyordum, sessiz çağrılarını takip ediyordum.
Bana sigara uzattı. Ondan tarafa uzanan uzun, boyalı
tırnaklı ellerin titrediğini farkettim, sanki bir başkasına ait gibiydiler,
tanınmayacak haldelerdi.
Sessizlik doldurdu aramızdaki mesafeyi ve ben hiçbir şey
yapamadım, aramızdan çekip alamadım onu.
Aşık oldum... ve onda kaybolmak istedim, kokusunu merak
ettim, sesini de. Tarif edilememezliğiyle sevdim onu, sarhoş soluklarıyla. Hiç
tanımadığım hayatı çekici ve çok cazip geldi.
Sigarasının sonsuzluğa de sürmesini istedim umutsuzca,
biletim olmayan bir trene binmek istedim. Son yudumu aldıktan sonra yere atıp
ayağıyla ezdi, hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. Adım adım benden
uzaklaşıyorken yıllardır tanıdığım ve ölümüne bağlandığım bir insanı kaybediyor
gibiydim.
Boş ve loş sokakta bir tanrı misali yükseliyordu, tapmak
istiyordum ona hiç bitmeyen gecelerde. Nereye, dedim adından bağırıp. Sesim
kurumuş bir ağaç yorgunluğundaydı, tatsızdı ve tanınmaz haldeydi.
Durdu, sesi yankılandı tüm boşluklarımda; Gobi Çölü’ne,
dedi. Nefesi duman duman uzaklaştı araladığı dudaklarının arasından, bana
varmasını istedim. Beni de götür, dedim. Hiçbir şey söylemedi, kıpırdamadı
bile. Bir ara sözcükleriyle birlikte ruhunun da çıkıp gittiğini düşündüm.
Sarhoştum; anlamıyor ve anlamlandıramıyordum, çok düşünmeden
ona doğru attım adımımı. Benimle birlikte yürümeye başladı. Bir anda hiç
tanımadığım bu adam benim yolum ve varacağım liman olmuştu.
Issız ve eşsizdi evi, bir de soğuk; çöl geceleri gibi. Ucu bucağı yok gibiydi, sayısız resim vardı duvarlarında kum taneleri misali; kadınlar, kadınlar ve kadınlar... Her birine dokundu içim, her birinde bambaşka hayatlar ve hayaller gördüm.
Sadece beni çiz, dedim. Koltuğu gösterdi bana. İçimi soydum
sonra hiç çekinmeden. Ruhum çırılçıplak kaldı ve sımsıcaktı.
Gözleriyle çizdi beni... Gözlerinde çizdi...
Bitirdi, kalkıp yanına gittim, baktım çizimine ama kendimi
hiç göremedim, sayfada yalnız o vardı. Resmi duvardaki diğer kadınların yanına
astı. Kızdım ona; sanki beni aldatmıştı.
Sigara uzattı bana yine, kalemi tuttuğu ellerinde kaybolmak
istediğimi farkettim.
Reddettim sigarayı. Sen de içme, dedim. Beni iç.
Bu kez o soydu içimi, bir kez daha çırılçıplaktım,
soyundukça ısınıyordum.
Saatlerce bende kaldı, tenime çizdi kendini, kokusunu işledi
ciğerlerime ilmek ilmek. Kayboldum suskunluğunda, sessiz duygularında. Gobi Çölü’ne
gitmek istiyorum, dedi bir ara. Beni de götür, dedim. Sanırım bir saniyeliğine
de olsa tebessüm etti.
Sabahın ilk ışıklarına kadar bendeydi, ekvator misali yattı
üzerime. Pencereden şerit şerit süzülen güneş, çıplak vücutlarımızın üzerine
uzandığında gecelerin acı verici derecede kısa olduğunu düşündüm.
İşte biz böyle tanıştık...
Ve biz zaten sadece tanıştık. Adını bile bilmediğim o beden,
bana beni verdi ve biz birbirimiz için ‘tanışık’ olduk.
Zaman zaman gerçekliğini sorguluyorum onun, içkilerin içinde
boğulduktan sonra kafamın dünyalarından birinde yaşadığım bir yalan mıydı o
veya kanepelerin birinde sızıp kalınca gördüğüm bir rüya mı... Kimliğine el
konulmuş olsa da alkollü araç kullanmaktan, gerçek olmasından yana kalbim.
Gobi Çölü'ne gitmek istiyorum ben de. Beni kumlara çizsin
istiyorum pamuk şekerle ve sonra damağımda bıraktığı tadın keyfine varayım
yeniden. Dağınık düşlerimi sahiplensin, nergisler ezilmeden ve erikler bulmadan
renklerini.
Takvimin yaprakları kopuyor tek tek, dağılıyor üzerindeki
anılar. Polisiye bir romanın ikinci baskısı gibiyim, bozulmuş bir kapı zili
gibi veya.
Yine günlerden yanlız başına içtiğim bir gece ve ben Gobi
Çölü’ne gitmek istiyorum. Vişne suyu içmek istiyorum, ters dönmüş bir piramitte,
altından bir lahite gömülmek istiyorum. Onu bulmak ve adını öğrenmek istiyorum
sonra, mezar taşıma o yazılsın istiyorum.
Duvarına astığı, gelip geçerken ara sıra gözüne taktığı,
belki de benim artık yaşadığım tek yer olan o resimden daha fazlası olak
istiyorum. Sonra oturup onunla bir vahanın yanında pamuk şeker yemek istiyorum.
Gobi Çölü’ne gitmek istiyorum, onu da götürmek istiyorum.
Pamuk şekerden bir uçağa binmek ve Gobi Çölü'ne gitmek istiyorum.
19 Nisan 2012 Perşembe
Kelimelerimi düşürdüm...
Pek çok şeyden bahsetmek istiyorum bu gece; yazıyor olmanın özgürlüğünden, okunmanın kısıtlamalarından, yalnızlıktan, zayıflıktan, cesaretten. Kelimelerimi düşürmüşüm ama, bulamıyorum bir türlü; yatağın altına baktım yok, masanın altında yok, yastığın altında da yok... Zaten bunca eşyanın, bunca insanın ve gürültünün arasında zor bulunur onlar, küçüktürler çünkü ve tek başlarına görünmezler pek, önemsizdirler yalnızken. Bir ihtimal cümlelerimi takip edelim, belki onlar götürür bizi yuvarlandıkları ve gözden kayboldukları yere.
Bu arada sessizliğin bir türlü sahip olamadığı mahremiyetinden bahsedelim, bir türlü ulaşamadığımız o mutlak suskunluklardan, bizi bir türlü yalnız bırakmayan, dinlenmemize izin vermeyen o içimizdeki seslerden.
Ben gürültülerden, konuşulanlardan ve yaşanılanlardan sıkılıp "Biraz kafamı dinlemek istiyorum!" diyen insanları pek anlayamıyorum. Kafamızın içinde çok daha büyük gürültüler olabiliyor çünkü, çok daha fazla insan konuşabiliyor orada, çok daha yoğun yaşantılar olabiliyor.
Aklımı stadyuma benzetiyorum ben; düşüncelerim futbol maçına gelmiş binlerce insan gibi birbirini tanımadan aynı şeye gönül verebiliyor; birlikte seviniyor, birlikte bağırıyor veya birlikte sövüyor. Bir yandan da belki de birbirini sevebilecek düşünceler sırf farklı takımları tuttuklarından, farklı düşünceleri savunduklarından, doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız olduklarını önemsemeden zıtlaşıyorlar ve bağırışıyorlar, kavga ediyorlar. Üstelik sonuca hiçbir etkileri olmadığını bile bile yapıyorlar bunu, her şey onların kontrolünden uzakta, hayatıma dokunan veya dokunmasını istediğim oyuncular arasında olup bitiyor. Ben burada hakem olarak görüyorum kendimi, hem de kötü bir hakem olarak çünkü hata yapan oyunculara ceza verme ve hatta onları hayatımdan atma yetkim olmasına rağmen yapamıyorum her zaman bunu, bazen bu hataları göremiyorum bile, bir de taraf tuttuğum da olabiliyor.
Altın günlerine de benzetebiliyorum aklımı; düşüncelerimin tek amacı eğlenmek ve dedikodu etmek olabiliyor. Zaman zaman çok yakın oluyorlar, her şeylerini paylaşıyorlar ve zaman zaman da ilişkileri sadece hal hatır sormakla sınırlı kalıyor. Belli bir konu olmuyor konuşulan; bir yanda havadan sudan bahsediliyor, bir yanda bir tanıdık hakkında yorumlar yapılıyor, bir yanda kek tarifleri paylaşılıyor. Sonuç olarak belli bir amaca hizmet etmeden, belli bir sonuç hakkında çıkarım yapmadan yeyip, içip eğleniyor ve sonra evlerine çekiliyor düşüncelerim. Gün geçirilmiş oluyor keyifle, meşgul edilmiş oluyor bedenler ve akıllar.
Yok kelimelerim, bulamıyorum işte! Yapamam ben onlarsız, kelimelerim olmasa o hep rahatsız edilen sessizliğin mahremiyetine ulaşıp onunla konuşurum bu kez veya cama vuran yağmur damlaları boş aklıma düşüp oymaya başlar usul usul beynimi.
Yoklukları küflenmeye başladı artık, cesaretimi kaybediyorum. Bulsam söz bir daha sıradan bedenler için sarfetmeyeceğim onları ve sıradan akıllara bırakmayacağım. Ah bir bulsam... bir bulsam.
Korkuyorum; ya oradan oraya telaş içinde koşan insanların ayakları altında ezildilerse, yaralarından aktıysa hisler boşa. Suçlayamam da kimseyi, sormazlar mı bana; madem bu kadar önemliydi özel bir yere neden koymadın diye. Ne yapayım, bu aralar aklımın bir köşesi çatlak ve sızdırıyor, tamirci bulamıyorum. Sormazlar mı; neden çarpıştırdın ki aklını bir başkasıyla, neden gönlün yakın olsun diye birbirlerine uymayacak iki zıt aklı bir araya getirdin ki. Suçlayamasam da en azından ilgililer, bu konuda bir açıklama yaparlardı değil mi, kayıtlara ve hayatımdaki kayıtsız hayatlara bakarak, kimlerin kelimelerimi acıttığını ararlardı değil mi?
Yanıtsız sorular; çıplak, soğuk ve pembe. Evet, evet; yumuşak bir pembe.
Tüm teselliler çığlık çığlığa kaçıp gitti.
Biraz dinleneyim diyorum ama sessizlikte boğuluyorum, yutuyor içimdeki zalim boşluk beni. Ruhumun suyu buharlaşmış, yağmur olup yağmaya hazırlanıyor. Geriye kalmış tuz, yaralarımı yakıyor. Kelimelerim gelse de yağmur yazsam onlarla veya kana kana içebileceğim litrelerce suya hayat versem de biraz durulsa acılarım, serinlese canım.
Sanırım öleceğim kelime kaybından, gözlerim kararmaya başlıyor. Kayıp kelimelerime gömsünler beni, çürüyemem orada, yolculuk ederim, uzak ve el değmemiş uygarlıklara gider belki oralarda inerim.
Uyuyayım diyorum ama kelimelerime kavuşana kadar bana rahat yok, ne kadar sürerse sürsün devam edecek cümlelerimi takibim ve biliyorum; bir şekilde onları bulacağım, belki sarhoş olacağım onlarla yudum yudum belki de yepyeni bir rüyaya uyanacağım. Kokularını ciğerlerime dolduracak ve arındıracağım içimi kirli acılardan. Açlığımı dindireceğim özlediğim tatlarıyla. Sonra onlarla dünyanın en küçük köyünü gezmeye çıkacağım, ne istiyorlarsa alacağım dünyanın en küçük paralarıyla. Yorulacağız kısacık sokaklarında yürümekten ve en sonunda gece birbirimizde dinleneceğiz, yokluklarında neler yaptığımı yazacağım ve neler yapamadığımı, nasıl olup da yapamadığımı...
Bu arada sessizliğin bir türlü sahip olamadığı mahremiyetinden bahsedelim, bir türlü ulaşamadığımız o mutlak suskunluklardan, bizi bir türlü yalnız bırakmayan, dinlenmemize izin vermeyen o içimizdeki seslerden.
Ben gürültülerden, konuşulanlardan ve yaşanılanlardan sıkılıp "Biraz kafamı dinlemek istiyorum!" diyen insanları pek anlayamıyorum. Kafamızın içinde çok daha büyük gürültüler olabiliyor çünkü, çok daha fazla insan konuşabiliyor orada, çok daha yoğun yaşantılar olabiliyor.
Aklımı stadyuma benzetiyorum ben; düşüncelerim futbol maçına gelmiş binlerce insan gibi birbirini tanımadan aynı şeye gönül verebiliyor; birlikte seviniyor, birlikte bağırıyor veya birlikte sövüyor. Bir yandan da belki de birbirini sevebilecek düşünceler sırf farklı takımları tuttuklarından, farklı düşünceleri savunduklarından, doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız olduklarını önemsemeden zıtlaşıyorlar ve bağırışıyorlar, kavga ediyorlar. Üstelik sonuca hiçbir etkileri olmadığını bile bile yapıyorlar bunu, her şey onların kontrolünden uzakta, hayatıma dokunan veya dokunmasını istediğim oyuncular arasında olup bitiyor. Ben burada hakem olarak görüyorum kendimi, hem de kötü bir hakem olarak çünkü hata yapan oyunculara ceza verme ve hatta onları hayatımdan atma yetkim olmasına rağmen yapamıyorum her zaman bunu, bazen bu hataları göremiyorum bile, bir de taraf tuttuğum da olabiliyor.
Altın günlerine de benzetebiliyorum aklımı; düşüncelerimin tek amacı eğlenmek ve dedikodu etmek olabiliyor. Zaman zaman çok yakın oluyorlar, her şeylerini paylaşıyorlar ve zaman zaman da ilişkileri sadece hal hatır sormakla sınırlı kalıyor. Belli bir konu olmuyor konuşulan; bir yanda havadan sudan bahsediliyor, bir yanda bir tanıdık hakkında yorumlar yapılıyor, bir yanda kek tarifleri paylaşılıyor. Sonuç olarak belli bir amaca hizmet etmeden, belli bir sonuç hakkında çıkarım yapmadan yeyip, içip eğleniyor ve sonra evlerine çekiliyor düşüncelerim. Gün geçirilmiş oluyor keyifle, meşgul edilmiş oluyor bedenler ve akıllar.
Yok kelimelerim, bulamıyorum işte! Yapamam ben onlarsız, kelimelerim olmasa o hep rahatsız edilen sessizliğin mahremiyetine ulaşıp onunla konuşurum bu kez veya cama vuran yağmur damlaları boş aklıma düşüp oymaya başlar usul usul beynimi.
Yoklukları küflenmeye başladı artık, cesaretimi kaybediyorum. Bulsam söz bir daha sıradan bedenler için sarfetmeyeceğim onları ve sıradan akıllara bırakmayacağım. Ah bir bulsam... bir bulsam.
Korkuyorum; ya oradan oraya telaş içinde koşan insanların ayakları altında ezildilerse, yaralarından aktıysa hisler boşa. Suçlayamam da kimseyi, sormazlar mı bana; madem bu kadar önemliydi özel bir yere neden koymadın diye. Ne yapayım, bu aralar aklımın bir köşesi çatlak ve sızdırıyor, tamirci bulamıyorum. Sormazlar mı; neden çarpıştırdın ki aklını bir başkasıyla, neden gönlün yakın olsun diye birbirlerine uymayacak iki zıt aklı bir araya getirdin ki. Suçlayamasam da en azından ilgililer, bu konuda bir açıklama yaparlardı değil mi, kayıtlara ve hayatımdaki kayıtsız hayatlara bakarak, kimlerin kelimelerimi acıttığını ararlardı değil mi?
Yanıtsız sorular; çıplak, soğuk ve pembe. Evet, evet; yumuşak bir pembe.
Tüm teselliler çığlık çığlığa kaçıp gitti.
Biraz dinleneyim diyorum ama sessizlikte boğuluyorum, yutuyor içimdeki zalim boşluk beni. Ruhumun suyu buharlaşmış, yağmur olup yağmaya hazırlanıyor. Geriye kalmış tuz, yaralarımı yakıyor. Kelimelerim gelse de yağmur yazsam onlarla veya kana kana içebileceğim litrelerce suya hayat versem de biraz durulsa acılarım, serinlese canım.
Sanırım öleceğim kelime kaybından, gözlerim kararmaya başlıyor. Kayıp kelimelerime gömsünler beni, çürüyemem orada, yolculuk ederim, uzak ve el değmemiş uygarlıklara gider belki oralarda inerim.
Uyuyayım diyorum ama kelimelerime kavuşana kadar bana rahat yok, ne kadar sürerse sürsün devam edecek cümlelerimi takibim ve biliyorum; bir şekilde onları bulacağım, belki sarhoş olacağım onlarla yudum yudum belki de yepyeni bir rüyaya uyanacağım. Kokularını ciğerlerime dolduracak ve arındıracağım içimi kirli acılardan. Açlığımı dindireceğim özlediğim tatlarıyla. Sonra onlarla dünyanın en küçük köyünü gezmeye çıkacağım, ne istiyorlarsa alacağım dünyanın en küçük paralarıyla. Yorulacağız kısacık sokaklarında yürümekten ve en sonunda gece birbirimizde dinleneceğiz, yokluklarında neler yaptığımı yazacağım ve neler yapamadığımı, nasıl olup da yapamadığımı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
