http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20961819.asp
Ve hayat küçücük bir çocuğun hiçbir şeyi anlayamaması ve anlamlandıramamasından ibaretti, annesinin öldüğünü anlamamasından, hiç tanımadığı bir adamın kucağında az önce elini bıraktığı annesinin yanından ayrılmasından...
Ve hayat küçücük bir çocuğun annem nerede, diye sorması kadar basit, cevap veremiyor olmak kadar acı, oyalamak için çikolata vermek kadar saçmaydı. Oysa o annesini bir daha hiç göremeyecekti, bunu anladığı an istediği son şey çikolata olacaktı. Ağlayacaktı. Sussun diye yine çikolata verilecekti ona sanki acısını hafifletebilirmiş gibi ve belki de artık nefret edecekti annesinin elinden keyifle yediği çikolatadan.
Ağlayacak evet. Nedenini bilmeden annesi gelmiyor, diye ağlayacak. Annesi nasıl bu dünyayı terkediyor olduğu gerçeğinden habersizdiyse, o da habersizdi bundan. Habersiz ama ağlayacak.
Böylesi daha kolaydır belki de; kabullenme olgusunu es geçip bilmemekten başlıyorsun her şeye. Büyüdüğünde hiç anlamamış olmayı mı yoksa daha dün gibi hatırlamayı mı tercih eder bilemiyorum.
Ve hayat insanların hiç tanımadıkları biri için üzülmesinden ibaret, bir anlık. Trenden inen yolcuların çamur yüzünden, yağ yüzünden kirlenmiş paçalarına bakıp çıkmaz da bu, diye şikayet etmesinden ibaret. Evet; hiç çıkmayacak. Asla ama asla çıkmayacak ölümün lekesi.
O küçük çocuğun üzerindeki lekeler çıkmayacak, annesinin kokusu hiç sökülmeyecek nefeslerinden. Yüzü, gülüşleri hiç silinmeyecek bakışlarından. Şevkati hep teninde barınacak.
Ve hayat ölümün varlığı gittikten sonra trenin yeniden yollara düşmesinden ibaret, habersiz insanları taşımasından, ruhun sindiği yeri tekrar tekrar dövmesinden, her şeyin dışarıdan normale dönmüş gibi görünmesinden ibaret.
Bilmiyorum; başka canlar da yitip gitti mi orada. Bilseydim, görseydim onları da yazardım ama işte hayat bilmemekten ibaret, akşam haberlerde, yarın gazetelerde çıkacak haberin bilmeyenlerce yalnızca göz gezdirilecek olmasından bir de. Bilenler zaten okumayacak.
Ve hayat oldukça garip; biri ölüyor ve siz yanından geçip gidiyorsunuz. Gazetelerin altındakileri görmek istiyorsunuz dayanamayacağınızı bile bile. Yanınızdaki insanlarla olayın nasıl olduğuna dair düşünceler üretiyorsunuz sanki artık bir önemi varmış gibi. Kimisi fotoğraf çekiyor, anlayamıyorum; daha sonra bakıp anıları yad edecek ve arkadaşlarına mı gösterecek albümlere ekleyip, belki de internette paylaşır.
Ambulans görevlileri gidiyor ve polisler geliyor. Pek çoğumuz için yalnızca dizilerde ve haberlerde gördüğümüz kadar yakın olan sarı şeritler çekiliyor cansız bedenin etrafına. Kocaman kameraları elinde haberciler geliyor sonra. Herkes oradan kaçmak isterken onlar koşarak yetişmeye çalışıyorlar olaylara.
İnsanlar telaşlı, geç kalıyorlar gidecekleri yere tren çalışmadığından.
Ve hayat artık dört yaşındaki küçük bir çocuktan ibaret, bir baba için yalnızca oğlundan ibaret.
Ve hayat artık bir yokluktan ibaret, küçük bir çocuk için annesinin gitmesinden ibaret.
Ve hayat gazetelerin altındaki yüzle aslında tanışık olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler... Hayat sabah çıkarken not defterimi unutmamdan, bir şeyler yazarım diye ilk gördüğüm kırtasiyeye uğrayıp yeni bir tane almamdan, o saatte tam da o istasyonda trene binecek olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler.
Bugün, bir kaç yabancı sayılı günler içinde unutmuş olacakları kötü bir anı edindi. Ben yeni not defterimin bir kaç sayfasını dolduran bir kaç kelimeye hayat verdim. Çıkmayacak lekeleri olan bir kaç pantolon var bir de artık. Düşünüyorum da; gerçekten yazık oldu, hiç telafi edilemeyecek olan şeyler oldu bugün, mesela o adam o pantolonun aynısından bir daha nerede bulacak artık?!
Ve hayat birazcık da benim buraya bir son yazamayacak olmamdan ibaret aslında, bugün bir sona tanık oldum zaten, bir tane de ben yazmak istemiyorum.
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Temmuz 2012 Çarşamba
26 Nisan 2012 Perşembe
Ben büyüyünce çocuk olacağım.
Ben deniz ile göğün birleştiği yerde yaşayan küçük bir kız çocuğuyum. Saçlarım güneşten, ellerim bulut. Ayaklarım horoz şekeri tarlasında.
Kırmızı Başlıklı Kız'la Hansel ve Gratel'i yeni yeni okumaya başlıyorum, hece hece ilerliyor hikayeler. Her bir sayfayı bitirdiğimde alkışlıyor beni deniz yıldızları, okuyamadığım kelimeler olursa yardım ediyorlar. Devamlı aynı kitapları okuyorum çünkü kitapçı yok buralarda yenilerini alabileceğim, deniz atları bana neler getirmişlerse onlar var kitaplığımda. Olsun hiç sıkılmıyorum, her seferinde ayrı keyif alıyorum, her bitirdiğimde yeniden ve yeniden okumak istiyorum.
Saçlarımı örmeyi hala öğrenemedim, yunuslar örüyor, rengarenk çiçekler takıyorlar bir de. Ben en çok mavi olanları seviyorum, en çok onları yakıştırıyorum kendime. Sonra da beni uzun gezmelere çıkartıyorlar, bir oraya bir buraya yüzüyor, dalgaların üzerinde koşturuyoruz birlikte.
Mercanlarla yerden yüksek oynuyoruz, saklambaç veya, ama ben onu pek sevmiyorum çünkü hep ben ebe oluyorum, mızıkçılık yapmak istemiyorum ama ben daha küçücük bir çocuğum, istediğimi yapabilirim.
Uyku saatim gelince ağarmış yıldızlar örtüyor üzerimi, ay iyi geceler öpücüğü veriyor. Rüyalarıma oyuncaklarım giriyor ve daha binlerce sahip olmak isteyeceğim oyuncak, sabaha kadar oynuyoruz.
Zaman zaman ağlıyorum çünkü boya kalemlerimi bulamadığım oluyor, ben resim yapmayı çok severim de. Onları kaybedince kendimi kaybetmiş gibi oluyorum. Bütün balıklar okyanusu aramaya koyuluyor, bulunana kadar susmuyorum, bomboş kağıtlar ellerimde hayat bulmayı beklerken ben kıpkırmızı lalelerden hıçkırıklarımla dolduruyorum ufku. Güneş gürültüye ve kargaşaya dayanamayıp evimi terkediyor bazen, aya kalıyor beni teselli etmek.
Bazen ayağım takılıyor ve düşüyorum, biraz sakarımdır da ben, ayaklarım iki aşık gibi birbirine dolanır hep. Yunuslar büyüdüğünde geçer diyor. Geçsin istemiyorum, varsın ben hep böyle sakar kalayım, iki aşık hiç ayrılmasın, hep sarılsın, ben düşmeye, yara bere içinde kalmaya, lila kanamaya razıyım hep. Aslında ben pembe kanamayı tercih ederdim, o benim en sevdiğim renk çünkü; tatlı ve sıcak şeker pembesi. Lila tende biraz kekremsi bir tat bırakıyor.
En büyük korkum; bir bardak su, benim. Boğulabilirim içinde, yudum yudum içebilir beni ve yok olabilirim derinliklerinde. Bir de yatağımın altında bir kaç gölge var, onlardan da az korkmuyor değilim hani. Olsun gece lambam var, uyuyana kadar bana eşlik ediyor, hem bazen ahtapotlar bana ninni de söylüyor.
Bir gün bir balina bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordu; çocuk, dedim. Güldü bana, neden güldüğünü anlayamadığımı söyledim. Çünkü çocuksun, dedi, anlayamazsın. Çocukluk anlayamamak mıdır ki, ben onun özgürlük olduğunu sanıyordum, dertler için nasıl olsa geçer, diyebilmek, dünyanın gerçeklerinden uzak, masallar okuyabilmek, istediğin zaman oyun oynayabilmek, dünyayı unutup uzun uzun çizgi film seyretmek, ufacık bir hediyeyle; mesela horoz şekeriyle mutlu olabilmek. Çocuksun işte, dedi, anlayamıyorsun. En azından büyüdüğümde senin kadar şişman olmak istemiyorum, diye bağırdım ona. Kahkahalarla güldü bu kez.
Neden böyle söyledi, diye sordum sonraları bir deniz yıldızına. Kızıyordum balinaya ama aslında anlamamıştım da. Bana çünkü söylediğin şey ona çok çocukça geldi, dedi. Kelimelerin emekliyor gibiydi ve mızıklıyorlardı biraz da. İyi de, ben çocuktum zaten. Ayrıca imkansız olduğunu da düşündü, dedi. İmkansız mı, astronot, cevabından daha imkansız görünmüyordu gözüme sonuçta ben fazla bir şey istemiyordum ki, sadece şu anda olduğu gibi çocuk olmak istiyordum, hiç değişmeden kalmak. Deniz yıldızı gülümsedi, anlayacaksın, dedi.
Şimdi düşünüyorum da içime bakıp, belki de aslında büyüklerin anlayamadıkları şeyler var ve hatta bu yüzden onlar 'büyüyünce anlarsın' cümlesine sığınıyorlar. Bazı şeyleri göremiyorlar, ne kadar küçük ve sığ akılları. Benim gibi, biz çocuklar gibi düşünemiyorlar. Hayallerini ve dileklerini kaybetmişler, geçen yıllar onlardan oldukları kişiyi almış sanki, törpülemiş bakışlarını... Benim aklım daha özgür, kalemlerim daha renkli, gecelerim karanlık bile değil. Ne arabamın benzine ihtiyacı var, ne elektriğim faturaya bağımlı. Düşüncelerimin sınırına ulaşmak için, ufuk çizgisine dokunmak gerekir. Rüyalarım helyum dolu balonlar misali, bıraksan kaçacak bulutlara, rüzgarla kovalamaca oynayacak...
Haklılar ama; anlamıyorum. Öyle ki; neyi anlamam gerektiğini bile anlayamıyorum aslında. Fakat zaten eğer anlamam için büyümem gerekiyorsa; istemem, kalsın, anlamayayım ben.
Kırmızı Başlıklı Kız'la Hansel ve Gratel'i yeni yeni okumaya başlıyorum, hece hece ilerliyor hikayeler. Her bir sayfayı bitirdiğimde alkışlıyor beni deniz yıldızları, okuyamadığım kelimeler olursa yardım ediyorlar. Devamlı aynı kitapları okuyorum çünkü kitapçı yok buralarda yenilerini alabileceğim, deniz atları bana neler getirmişlerse onlar var kitaplığımda. Olsun hiç sıkılmıyorum, her seferinde ayrı keyif alıyorum, her bitirdiğimde yeniden ve yeniden okumak istiyorum.
Saçlarımı örmeyi hala öğrenemedim, yunuslar örüyor, rengarenk çiçekler takıyorlar bir de. Ben en çok mavi olanları seviyorum, en çok onları yakıştırıyorum kendime. Sonra da beni uzun gezmelere çıkartıyorlar, bir oraya bir buraya yüzüyor, dalgaların üzerinde koşturuyoruz birlikte.
Mercanlarla yerden yüksek oynuyoruz, saklambaç veya, ama ben onu pek sevmiyorum çünkü hep ben ebe oluyorum, mızıkçılık yapmak istemiyorum ama ben daha küçücük bir çocuğum, istediğimi yapabilirim.
Uyku saatim gelince ağarmış yıldızlar örtüyor üzerimi, ay iyi geceler öpücüğü veriyor. Rüyalarıma oyuncaklarım giriyor ve daha binlerce sahip olmak isteyeceğim oyuncak, sabaha kadar oynuyoruz.
Zaman zaman ağlıyorum çünkü boya kalemlerimi bulamadığım oluyor, ben resim yapmayı çok severim de. Onları kaybedince kendimi kaybetmiş gibi oluyorum. Bütün balıklar okyanusu aramaya koyuluyor, bulunana kadar susmuyorum, bomboş kağıtlar ellerimde hayat bulmayı beklerken ben kıpkırmızı lalelerden hıçkırıklarımla dolduruyorum ufku. Güneş gürültüye ve kargaşaya dayanamayıp evimi terkediyor bazen, aya kalıyor beni teselli etmek.
Bazen ayağım takılıyor ve düşüyorum, biraz sakarımdır da ben, ayaklarım iki aşık gibi birbirine dolanır hep. Yunuslar büyüdüğünde geçer diyor. Geçsin istemiyorum, varsın ben hep böyle sakar kalayım, iki aşık hiç ayrılmasın, hep sarılsın, ben düşmeye, yara bere içinde kalmaya, lila kanamaya razıyım hep. Aslında ben pembe kanamayı tercih ederdim, o benim en sevdiğim renk çünkü; tatlı ve sıcak şeker pembesi. Lila tende biraz kekremsi bir tat bırakıyor.
En büyük korkum; bir bardak su, benim. Boğulabilirim içinde, yudum yudum içebilir beni ve yok olabilirim derinliklerinde. Bir de yatağımın altında bir kaç gölge var, onlardan da az korkmuyor değilim hani. Olsun gece lambam var, uyuyana kadar bana eşlik ediyor, hem bazen ahtapotlar bana ninni de söylüyor.
Bir gün bir balina bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordu; çocuk, dedim. Güldü bana, neden güldüğünü anlayamadığımı söyledim. Çünkü çocuksun, dedi, anlayamazsın. Çocukluk anlayamamak mıdır ki, ben onun özgürlük olduğunu sanıyordum, dertler için nasıl olsa geçer, diyebilmek, dünyanın gerçeklerinden uzak, masallar okuyabilmek, istediğin zaman oyun oynayabilmek, dünyayı unutup uzun uzun çizgi film seyretmek, ufacık bir hediyeyle; mesela horoz şekeriyle mutlu olabilmek. Çocuksun işte, dedi, anlayamıyorsun. En azından büyüdüğümde senin kadar şişman olmak istemiyorum, diye bağırdım ona. Kahkahalarla güldü bu kez.
Neden böyle söyledi, diye sordum sonraları bir deniz yıldızına. Kızıyordum balinaya ama aslında anlamamıştım da. Bana çünkü söylediğin şey ona çok çocukça geldi, dedi. Kelimelerin emekliyor gibiydi ve mızıklıyorlardı biraz da. İyi de, ben çocuktum zaten. Ayrıca imkansız olduğunu da düşündü, dedi. İmkansız mı, astronot, cevabından daha imkansız görünmüyordu gözüme sonuçta ben fazla bir şey istemiyordum ki, sadece şu anda olduğu gibi çocuk olmak istiyordum, hiç değişmeden kalmak. Deniz yıldızı gülümsedi, anlayacaksın, dedi.
Şimdi düşünüyorum da içime bakıp, belki de aslında büyüklerin anlayamadıkları şeyler var ve hatta bu yüzden onlar 'büyüyünce anlarsın' cümlesine sığınıyorlar. Bazı şeyleri göremiyorlar, ne kadar küçük ve sığ akılları. Benim gibi, biz çocuklar gibi düşünemiyorlar. Hayallerini ve dileklerini kaybetmişler, geçen yıllar onlardan oldukları kişiyi almış sanki, törpülemiş bakışlarını... Benim aklım daha özgür, kalemlerim daha renkli, gecelerim karanlık bile değil. Ne arabamın benzine ihtiyacı var, ne elektriğim faturaya bağımlı. Düşüncelerimin sınırına ulaşmak için, ufuk çizgisine dokunmak gerekir. Rüyalarım helyum dolu balonlar misali, bıraksan kaçacak bulutlara, rüzgarla kovalamaca oynayacak...
Haklılar ama; anlamıyorum. Öyle ki; neyi anlamam gerektiğini bile anlayamıyorum aslında. Fakat zaten eğer anlamam için büyümem gerekiyorsa; istemem, kalsın, anlamayayım ben.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
