19 Mart 2012 Pazartesi

Sensizlik Esiyor Yüreğimde


Hiç bir ağacın altına girip havaya baktın mı sevdiğim, güneşin yapraklardaki dansını seyrettin mi? Bana seni hatırlatıyor, uzanıp sana dokunabilecekmişim gibi hissettiriyor. Bulutlar sadece bir ağaç boyu ötedeymiş gibi geliyor, içerinde yok olabilirmişiz, huzuru ve mutluluğu bulabilirmişiz gibi…

Hiç çimenlere oturup elinin altında hissettin mi karmaşık yumuşaklıklarını, dört yapraklı yonca aradın mı aralarında? Bana seni hatırlatıyor; onca insanın arasında seni bulduğum için ne kadar şanslı olduğumu gösteriyor.

Hiç güneşte uzun yürüyüşlere çıktın mı sevdiğim, teninde sıcaklığını hissetin mi, yarı kapalı göz kapaklarının ardından baktın mı etrafa? Bana seni hatırlatıyor; bana olan yakınlığını, bu yakınlığı kaybedersem devam etmekte nasıl zorlanacağımı anlatıyor.

Hiç denizin sesini dinledin mi uzun gecelerde, rüzgârla karışıp sessizliği delen o büyüleyici sesin ahengine kaptırdın mı kendini? Bana seni hatırlatıyor; dokunuşlarını duyumsatıyor, her şeye rağmen bir bütün olabileceğimizi müjdeliyor.

Hiç sıcacık kumlara ayaklarını bastın mı sen, yandığın için gölgeye koşma ihtiyacı hissettin mi? Bana seni hatırlatıyor; canımı yakıyor olsa bile seninle olmak, aşkına sahip olmak, yine de sana gelmek istediğim gerçeğini yüzüme vuruyor.

Sen hiç suskunluğunda şarkı mırıldandın mı peki, beyninde notaların sıralanmasına izin verdin mi? Bana seni hatırlatıyor, yokluğunda bile sana ihtiyacım olduğunu, beni üzsen bile seninle olmak istediğimi kabul ettiriyor.

Sen hiç yağmura çıktın mı sevdiğim; bedeninin yağmur damlalarınca ıslatılmasını normal karşıladın mı? Bana seni hatırlatıyor; bana ait olmasan bile sana ait olduğumu fısıldıyor.

Sen hiç beni yaşadın mı; bana rağmen beni yaşadın mı? Bana bizi hatırlatıyor; içinde bulunduğumuz imkânsızlıklara rağmen birbirimizi sevebileceğimizi kanıtlıyor.



Şimdi geleceğimin geçmişiysem eğer, gelecekteki ben için dün’sem, ilk şansım olan bugün, yarınım için doğruyu yapacağım...

              
İkinci romanımın önsözü...
        

14 Mart 2012 Çarşamba

Ben Bu Şehri Gece Seviyorum

Ben bu şehri geceleri seviyorum, yolları sokakların aydınlattığı kadarıyla görmeyi, gölgemin bir o yanda bir bu yanda belirmesini... Havaya sinmiş o duman kokusu var ya hani, onu seviyorum. Ben bu şehri geceleri seviyorum.

Serin rüzgarı yararak yürümeyi, üşümemeyi ama tenimde o serinliği hissetmeyi seviyorum. Karanlıklarda kaybolmayı seviyorum, saklanan diğer şeyleri merak etmeyi. Işıkların altında oturanları seyretmeyi seviyorum.  Ben bu şehri geceleri seviyorum.

Boş sokaklarda sabahlara kadar yürümeyi seviyorum, kimse beni bulamayacakmış, görmeyecekmiş gibi bir başıma olmayı. Hiçkimseymişim gibi, kimse beni aramayacakmış, sormayacakmış, merak etmeyecekmiş, gibi yok olmayı seviyorum. Ben bu şehri... bu şehri geceleri seviyorum.

Gölgeler tarafından yutulmayı, sokak lambalarının altında yeniden doğmayı seviyorum. Nereye gittiğini bilmediğim yollara dönmeyi ve belirsizliklere koşmayı da. Başımı kaldırıp baktığımda yıldızlardan bir yorganın üzerimde olmasını seviyorum.

Ben gecenin sesini seviyorum; tam seçemediğim, şekillerinden, renklerinden emin olamadığım taşların üzerinde yürürken çıkan sesi seviyorum, tek tük geçen arabaların vızıltısını, yer yer suların çağıldamasını, zaman zaman karşılaştığım insanların adımlarını. Ben bu şehri geceleri dinlemeyi seviyorum.

Ben gecelerin sessizliğini seviyorum, kalabalığın olmamasını, bir de konuşmaların ve gürültünün... Ben bu şehrin uyumasını seviyorum ve aslında bir yerlerde yeni uyanıyor olmasını ki ben oraya hep uzağım. Ben bu şehri geceleri seviyorum.

Ben geceleri yürümeyi seviyorum, konuşmayı kendimle ve yazmayı. Uykusunda bu şehri dinlemeyi seviyorum, rüyalarına konuk olmayı... Ben bu şehri geceleri seviyorum.

Yalnızlığımı, karanlığımı seviyorum. Ben bu şehri, kendimi geceleri seviyorum.

Ben... ben seni de geceleri seviyorum. Yüzünü görmeden, loş ışık altında sadece seni hissetmeyi seviyorum, sende yok olmayı ve teninde kaybolmayı, nefesinde ısınmayı seviyorum. Ben bu şehri geceleri seviyorum... Ben geceleri seviyorum. 



13 Mart 2012 Salı

Yazamıyor olduğum gerçeğini yazıyorum

Ben bu aralar yazamıyorum pek. Öyle çok şey var ki aklımda, bir türlü tek bir noktaya, tek bir konuya kilitleyemiyorum kalemimi. Kelimelerim dağılıyor hep, başladığım cümleler istediğim yerde bitmiyor. Hep tanımsız ve anlamsız, sahipsiz satırlarımdakiler. 

Ne kitaplarıma ekleyebiliyorum ne deneme olarak paylaşabiliyorum kalemimden dökülenleri, not defterimde gelecekleri belirsiz bekliyorlar. Benden öyle çok parça ve duygu taşıyor ki kelimelerim, öyle çok bana aitler ki; kimse okusun, kimse beni bilsin istemiyorum. Korkuyorum, boş kağıtlara bakmaktan, mürekkebe yaklaşmaktan. Kendimi çok fazla anlatmaktan korkuyorum, hislerimi dışa vurmaktan. Ben tanınmaktan korkuyorum, insanların beni anlayabilecek olmasından...

Yazmam için boş olması gerekiyor aklımın, içimde kocaman bir hiçliğin kol gezmesi gerekiyor. Cümlelerime girmem, yeni kimlikler bulmam, yeni karakterler yaratmam gerekiyor. Bana ait olmayan bir hayatı yaşamam, gerçek olmayan insanları sevmem, hissetmediğim duygularla ağlamam gerekiyor. Benim, ben olmamam gerekiyor...

Hiç çözülemeyecekmiş gibi görünen bir karmaşıklık içerisindeyim. Düşüncelerim düğüm olmuş gibi, aklıma kargaşa hakim. Ben bu aralar bir türlü benliğimden çıkıp başkası olamıyorum, kimliksiz kalamıyorum. Bu aralar hissettiklerim daha yoğun olduğundan mı yoksa uçucu olduklarından mı bilinmez, kazıyamıyorum içimden.

Ben yazamıyorum, bu aralar yazamıyorum. Bu yüzden yazamadığımı yazdım çünkü ben aslında hep yazıyorum, her dakika ve her yerde...  


8 Mart 2012 Perşembe

Sanki ben...

Ben kendimi tanıyamıyorum, benliğime sahip çıkamıyorum. Aynada baktığım ben değilim, yaptıklarım, gördüklerim bana ait değilmiş gibi. Sanki... sanki tüm bu olanları ben yaşamamışım gibi. uzanıp dokunamıyorum, yokum. Yokum ben.

Öyle yabancı ki gözlerim, bakışlarım, dokunuşlarım... Parmaklarımın altında hissettiğim şeyler, benden kilometrelerce uzak. Sanki duygularım,düşüncelerim bana ait parçalar değil. Tenim, bedenim, sanki ben, ben başkasıyım. 

Bu acıyan kalp, başkasına ait gibi geliyor, acıyı ben çekmiyor gibiyim. Emanet gibi hislerim. Ellerim bir beden küçük, ruhum büyük, sığmıyor içime. Sanki başkasına gitmek ister gibi, başkasının gibi; eğreti duruyor üstümde. Yaşadıklarım, düşündüklerim, hislerim eğreti duruyor. Bakışlarım, tebessümlerim eğreti... 

Ben kim olduğumu artık bilemiyorum, tanıyamıyorum. Bana ne oldu böyle, ben nasıl kendimden uzaklaştım, nasıl kendimi tanıyamayacak hale geldim böyle. Aynada baktığım, şu an gördüğüm ben değilim, karşımdaki gözlerden akan yaşları görünce sadece hiç tanımadığım biri ağlıyor diye düşünüyorum. Ben, ben yokum, kayboldum, ufaldım, çürüdüm... 

'Bir Ölünün Hayatı' isimli üçüncü romanımdan...

Resim tasarım; Gizem KAYAHAN - 2010

28 Şubat 2012 Salı

Bu gece...

Bu gece öyle yakınım ki ona... Öyle yakın; nefesini hissedebiliyorum, kokusunu duyumsuyorum, kalp atışlarını duyabiliyorum. Ve bir o kadar uzağım; dokunamıyorum, hissedemiyorum.

İçim acıyor, kalbim ağlıyor sanki... Ben asla ama asla sevdiğime sahip olamayacak olanım, asla ona ait olamayacak olan.

O ve ben, biz değiliz. Ben hiç kimseyim, varlığım yok, ben yokum.

Üşüyorum, titriyorum. İçlerinde kaybolmak istediğim kollarına bakıyorum da; keşke bedenimi sarsalardı şimdi, ısısını paylaşsaydı benimle.

Saçlarını okşamak istiyorum, üzerini örtmek bir de.  Ağlıyorum... ağlıyorum... ağlıyorum, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Uyanmıyor; sesim bile yok, ulaşamıyor ona. Bir gün ulaşacak mı biri, bir başkası dokunacak mı tenine? Bana kimse dokunamıyorken, onun başkasına kendisini verecek olması, belki de sevecek olması garip geliyor, şaka gibi hatta, komik. Keşke sonsuzlukta bile benim olsaydı, dilediğimce sevseydim, özümseseydim onu. Keşke biz bir olsaydık; tek beden, tek ruh. Keşke biz, biz olsaydık...

Sabaha kadar ağlıyorum, gün ağarana kadar. İlk ışıkları izliyorum. O hala uyuyor, yalnızım, keşke güneşin bizi yavaş yavaş aydınlatıyor oluşunu paylaşabilseydik.

Pencere pervazında iki tane kumru görüyorum, bir ara pencereyi açıp onlara yiyecek bir şeyler veresim bile geliyor, dışarısı soğuk ve yağmurlu. Bir süre sonra gözden kayboluyorlar, onları bir daha görebilecek miyim diye merak ediyorum.

Saat ona doğru açıyor gözlerini, yataktan kalkıyor, duşa giriyor. Ben orada yokum, o yalnız ve hissiz; gün kadar soğuk ve yağmurlu. Hiçbir şey söylemiyorum, söyleyemem.

Nasıl da uzağım ben ona, nasıl da yabancıyım, hiç kimseyim ve hiçbir şey. Ne duygularım var, ne bedenim... Ne gözyaşlarım, ne tebessümlerim. Konuşamıyorum, sessizim, kelimelerden yoksun ve... ve yokum işte. Ben yokum. Baktığı ama göremediği yerdeyim.

Bazen aklıma düşüyor yanında olmadığım gecelerde, yanında olamadığım gecelerde, Sakar şey, hep düşüyor. Acaba o da beni düşünüyor mudur, diye sormadan edemiyorum, acaba aklına getiriyor mudur beni ya da belki istemsizce konuk oluyorumdur düşüncelerine. Aklında olmayı gerçekten çok isterdim, yaptıklarında ve baktıklarında beni aramasını, ve özlemesini...

Seviyorum onu, yanında olmayı. Her ne kadar o beni hissedemese de, onda olmayı seviyorum ben. Keşke o da bende olabilseydi... ve benim.


Üçüncü kitabım yazılıyor işte...

21 Şubat 2012 Salı

Yazmak ve yazılmak.

Sen şimdi benimle tanıştın, benim hayatımın bir parçasısın artık. Demek ki yazılman gerekiyormuş... Tarafımdan.

Hiç ismin geçmeyecek cümlelerimde, kim olduğunu yazmayacağım asla ama herkes bilecek ve hep hatırlanacaksın, hayattan göçüp gitsen de, sen hep akıllarda olacaksın. Bir gün benden geçsen bile, benim bir gerçekliğim olarak kalacaksın, hiç unutulmayacaksın.

Sen şimdi benim hayatıma girdin ya, bil ki; yazılacaksın, kelimelerimde hayat bulacak ve bambaşka bir yaşama adım atacaksın.

Bu büyük bir onur biliyor musun; birileri tarafından yazılıyor olmak yani. Ben bunu çok isterdim, özellikle kendim tarafından yazılmayı çünkü sanırım insanın tek yazamadığı kendisi oluyor.

Demem o ki; kıskanıyorum seni, yerinde olmayı diliyorum bazen. Ben ne olduğumu merak ediyorum; kendi gözümde ve başkalarının gözünde.

Kimse düşüncelerini ve hislerini karşısındakine aktarmıyor. Mesela sen, hakkımda gerçekten neler düşündüğünü merak ediyorum, ve neden hayatıma girdiğini çünkü biliyorsun; etrafta bir sürü hayat var ve uğruna bir şeyler hissedebileceğin bir sürü insan.

Keşke sen de beni yazsaydın, sonsuzlukta dahi aklında kalsaydım, kelimelerinde saklasaydın beni ve kimselere vermeseydin.

Sen... Sen şimdi benim hayatıma girdin ya, bil ki; yazacağım olacaksın, sayfalarıma buram buram işleyeceğim, silmeye hiç cesaret edemeyeceğim olacaksın.

Keşke sen de beni, işte aynen böyle yazsaydın...


Vapurda olmak, cam kenarında oturup denizi izlerken yazmak... Çok iyi geliyor.

Bugün

Bugün bir delilik yaptım; hava öyle güzeldi ki; öyle güneşli... Özlem duyuyordum uzun zamandır tenimde güneşi hissetmeye, sıcağa ve üşümemeye. Yazık etmek istemedim, durmadım yurtta, çıktım bindim otobüse, yalnız. İlk defa akbilimi kullandım, ne yapacağımı bilmeden yola bıraktım kendimi. Bir ara müzik dinledim, sonra kalabalığın sesi daha cazip geldi.

Kadıköy'e gittim, oradan Eminönü'ne geçtim, Galata Köprüsü'nde yürüdüm, insanları seyrettim, rüzgarı hissettim... Balık tutanlara baktım. Birkaç parça anım konaklıyordu orada, onlarla selamlaştım.

Oralara kadar gitmemin amacı elbette ki İstiklal Caddesi'nde yürümekti boydan boya. Kendimle kalmak, gezmek, hani o dizilere, şarkılara, kitaplara konu olan sesler var ya; işte onları dinlemek, fotoğrafların vazgeçilmez konuğu olan tramvayı seyretmek...

Ayaklarımın altından kayıp giden taşlara daldı bir ara gözlerim, sonra yanımda benden bir kaç adım ötede yürümekte olan bir çifte baktım bir kaç dakika boyunca. Vitrinleri de kaçırmadım tabi bu arada. Zaman zaman üşüdüm ama güneşle buluşunca geçti.

İşte öyle boş boş yürüdüm, kendi sesimi duymadan, adımlarımı saymadan, geçen zamana aldırmadan. Telefonum çaldı bir ara, açmadım. Rahatsız edilmek istemiyordum, koca dünyada sadece ben ve ben varmışız gibi.

Bir yere oturdum sonra, hem kahve içeyim hem de biraz yazayım dedim. Garson gelip ne istediğimi sorunca yan masadakilerin ne içtiğini öğrenip aynısından istedim. Hiç tanımadığım hatta daha önce hiç görmediğim iki insanın zevkine güvendim. Sonuç olarak beğendim ama açık konuşmak gerekirse ne olduğunu bilmiyorum, umarım oraya tekrar gittiğimde yan masadakiler yine aynı şeyi içiyor olur.

Yazdım, yazdım ve yazdım. Sayfalar dolusu yazdım. Yazmak için yaşamak gerekiyormuş. Ben hep yaşananların yazılmasına karşı olmuşumdur, cümlelerde çok fazla yazardan iz olduğu için, kelimeler yazarı deşifre ettiği için ama zaten demek istediğim; yaşanılanların yazılması değil, yazmak için yaşama olayı.

Ve evet, işte günüm böyle geçti diyemeyeceğim. Aslında böyle geçmesini isterdim ama istenilenlerle yapabildiklerimiz farklı oluyor hep. Tercih etmek istediklerimizle seçtiklerimiz uyuşmuyor. Bazen olmuyor, hayallerimizle gerçekleştirebildiklerimiz ufacık bir yerde de olsa tutmuyor birbirini.

Ben bugün yakın bir arkadaşımla yirmi dakika uzaklıktaki bir alışveriş merkezine gittim. Dedikodu ettik, alışveriş yaptık. Oje aldım, bir de kazak. Güldük, eğlendik. Bir yere oturup kahve içtik. Ben arkadaşımın tercihine güvenip onun istediğinden aldım.

Saat ona doğru alışveriş merkezinin kapanacağına dair anons gelince kalktık ve yurda geri döndük. Şimdi yazıyorum bunları, odamda oturmuş bugünkü hislerimi, edindiklerimi yazıyorum. Yarın da oda arkadaşımla Cadde'ye gitmeyi planlıyoruz. Bilemiyorum, sanırım bu aralar hiçbir şey düşünemeyecek kadar kimsesiz ve bir o kadar da kalabalıklarda kalmaya ihtiyacım var...