22 Ocak 2012 Pazar

Ben neden yazıyorum?



Yazma edimi konusunda gerçekten çok düşündüm, neden yazdığımı, neden yazabiliyor olduğumu sordum kendime bir çok kez. Bu soruyu başkaları da yöneltti bana; neden yazıyorsun, seni yazmaya iten şey ne...

Gerçekten çok düşündüm. Her şeyin başladığı yere yolculuk ettim; o gece odama uğradım, duygularımı irdeledim, neler hissediyor olduğumu anlamaya çalıştım, aklımdan neler geçiyordu, neler düşünüyordum...


‘Rüzgar’ dedim önce; o gece bana dokunan rüzgar yazma edimini bana bahşetmiş olmalıydı, ilhamım oydu. Bana getirdiklerini yazdım, yolculuğunda neler gördüğünü resmettim kelimelerimle. Onunla dost oldum, ben de sırlarımı paylaştım, yaşanmışlıklarımı anlattım, belki bir yerlerde başkalarına da benden bir şeyler götürür ümidiyle.


Sonra farkettim ki; sıcak yaz gecelerinde yaprak kıpırdamazken yazdıklarım da oldu; rüzgarın yokluğunu duyumsamadan yazdıklarım... O halde tek neden rüzgar olamazdı, ‘gece’ miydi o zaman, bana ilham veren karanlığın çağrısı mıydı, sonsuz uğultusu mu? Sığındım ona; hatalarımı, yorgunluklarımı, gözyaşlarımı saklamasına izin verdim. Uğultusunda yazdım.


Güneşin doğuşunu izlerken de kelimelerim benimleydi. Aydığınlığın büyüsünde kendimi bulduğum oluyordu. Uyandığım her sabahın beni yeniden yaşatmasına izin verdim. Cıvıldayan kuşlarla, dans eden yapraklarla yazdım, işlerine, okullarına koşuşturan insanlara bakarak.


Gözlerim kapalıyken, kulaklarımda son ses müzik varken de kalemimden dökülüyordu cümleler. Birbiri ardına sıralanmış notalar mı alıp götürüyordu beni yazma edimine, içimdeki karanlık mı yazacaklarımın doğmasını sağlıyordu. Derin bir nefes alıp benliğimi onlara verdim; melodilerin dünyasında buldum kendimi, içimdeki karanlığın tonlarında yüzdüm.

Tüm bunların yokluğunda da yazabiliyordum ama ben. Bir sonraki tahminim ‘yalnızlık’tı bu yüzden. Kendimleyken kimseden korkmama gerek olmayışıydı, hislerimi rahatça dışa vurabildiğimdendi. Sevdim kendimle kalıp benliğimi dinlemeyi. İçimdeki kalabalıkta yürümek, tenha sokaklarımda dolaşıp boş boş etrafa bakınmak hoşuma gitti. Öyle ki bazen ben bile olmuyordum, kendimi bulamıyordum yazdıklarımda.


Ailemleyken de yazıyor olduğum gerçeği bu tahminimin de yanlış olduğunu gösterdi. ‘Ailem’ dedim o zaman, ‘sevdiklerim.’ Sarıldım onlara, tebessümlerinde kendimi kaybettim, kahkalarımızda kendimden geçtim. Onlarla uyanmak, onlarla aynı masaya oturuyor olmak kutsal gibiydi. Hissettiklerimle hayat verdim kelimelere, duyumsadıklarım malzemem oldu. Hiç kaçmadım onlardan, hiç yadırgamadım barındırdığım duyguları, yoklarmış gibi davranmadım asla. Kullandım hep, kelimelerime yön verdi gözyaşlarım, sevinçlerim, korkularım...


Hissetmediklerimi de yazdım ama ben. Hissizliklerimde yazdım. Başkası olup yazdım, kimliklerimi değiştirdim, arkadaşlarımı yarattım, sevdiklerimi kurguladım. O halde sebep, ‘ben’ dediğim varlığın aslında olmayışıydı. Yazarken ‘ben’i kaybetmemdi. Bu iyiydi çünkü, cümlelerimde yoktum ben, izlerimden arınmıştı hikayelerim, kimliğim hep saklıydı.


Kimliğime ait olan kelimelerim de var ama benim. Yaşanmışlıklarımı, doğrularımı, yanlışlarımı, hatalarımı, başarılarımı da yazdım ben. Anılarımı da, hayallerimi ve daha neler neler yazdım benimle ilgili. O halde sebep ‘kişiliğim’ mi, ‘benliğim’ mi? Özümsemeye çalışıyorum kendimi, ne olduğumu anlamaya çalışıyorum, yazma edimini hangi köşemde bulduğumu öğrenmeye çalışıyorum. Kendimle tartışıyorum, konuşuyorum. Bazen ikimiz de sus pus oluyoruz. Belki de yazma edimini bana veren, diğer ‘ben’dir, benim aslında birden fazla olmamdır.


Bilemiyorum...


Günlerce ve gecelerce düşündüm. Bir yerden sonra yazmamın sebeplerini aramayı bırakıp, bu edimin sebepleri var mı diye sorgulamaya bile başladım.

Yemek yerken düşündüm, yürürken ve kitap okurken, uyumadan önce, biriyle sohbet ederken... Aklımda hep kelimelerim vardı, kendimle konuşurken devamlı bir yerlere yerleştiriyordum onları, cümleler hayat buluyordu. O halde ‘hayat’ diyebilir miyim ya da ‘yaşam’, gün boyu yaşadığım, gördüğüm, duyduğum her şey benim sebebim, diyebilir miyim?

Bu kadar üzerinde düşünülmüş bir sorunun bu denli basit bir cevabı olabileceği gerçeğini reddediyorum ama. Son derece net ve gerçekçi bir yanıt istiyorum ben, yuvarlanmış, soru işaretleriyle dolu bir sonuç değil.

Bulamıyorum.

Bu yazıya başlarken sonunda gerçek bir cevaba sahip olabileceğimi ummuştum lakin gerçekten bulamıyorum. Tüm bu öne sürdüğüm sebepler hep eksik... veya fazla.

Yazma edimi için söyleyebileceğim son şey; bunun bir dışa vurum olduğudur; bulamadığım o sebepten ötürü birikenlerden kurtulma yolu. Bir çığlıktır o; güçlü ve ürkütücü. Hiçbir şeye benzemeyen tuhaf bir çelişkidir... Yazmak gecedir de... ve gündüz. Kendinizin dışına çıkmanın bedelidir o.

Yazmak pek çok şeydir, siz ne isterseniz odur. Sebepli veya sebepsiz oradadır ve durduramazsınız, başka bir yere itip üzerini örtemezsiniz. Saklayamaz, koruyamazsınız.

Yazmak tehlikelidir çünkü o asla yön veremeyeceğinizdir, sonunu tahayyül edemeyeceğinizdir. Asla vazgeçemeyeceğiniz, sahip olamayacağınız ama hep tanıdık hissedeceğinizdir.

Yazmak gerçekten garip bir şey; anlaşılamayan ve asla anlaşılamayacak olan. İnsanların neden yazdığı ve nasıl olup da yazmadığı hep bir muamma olacak sanırım benim için.

Ve yazmak tüm bunların yanında öyle büyük bir huzur ve keyif kaynağı ki... Sebebini hala bilmediğim.  

5 yorum: