19 Ocak 2013 Cumartesi
Ankara
Her şeyin bir ömrü var. Her şey kendisine verilmiş olan belli bir zamanı yitirip göçüyor.
Rujlar, parfümler, şampuanlar bitiyor, yol bitiyor, benzin bitiyor. Telefonlar, televizyonlar, arabalar bozuluyor.
Sevgiler, dostluklar arkadaşlıklar yitiyor.
Tükenmez denen kalem bile tükenip gidiyor.
Tüm bu geçenlerle anladım ki; geçeceğini bile bile hep sonsuzluğa yürüyormuş gibiyiz. Daha 19 yaşındayım ben... Ve ne yazık ki çoktan 19 yaşındayım. Kime ve neye göre gencim diyoruz, belki de bize biçilen hayatın yaşlısı olduk artık.
Neredeyse üç yıl önce yine buralarda bir yerlerde, bu şehirde camdan dışarıya bakıyor, ilk imza günümün verdiği heyecanla geceyi izliyordum. Daha 17 yaşındaydım o zaman, ilk romanı yayımlanalı bir ay bile olmamış genç bir yazardım. Orası bu baktığım camdan neresi bilmiyorum, bilmemek daha iyi; oralarda bir yerlerde umuduyla hiç bilmediğim bir noktaya diktim gözlerimi, yıllar önceki varlığımı düşünüyorum.
Hepimiz 'oralarda bir yerlerde' umuduyla, bilmediğimiz geleceğimizde bir noktaya gözlerimizi dikip, yıllar sonraki varlığımızı düşünüyoruz. Hepimiz düşünüyoruz, yoksa zaten şu anda varlığımız burada olamazdı.
Ve ben buradayım; yine Ankara'dayım, manzarasının hep denize varmasını istediğim şehir burası ama zaten karalar hiç bir zaman denize açılıp engin maviliklerde yosun kokusuna boğulamaz. Ne yazık!
Ve ne yazık; günler bitiyor, aylar geçiyor, ömürler yitiriliyor...
Ve kalemim yine tükendi...
Ve...
23 Kasım 2012 Cuma
Biraz sabır...
Gerginim ve hayallerim var. Zaman
geçmek bilmiyor.
Kim bilir belki Perşembe’nin Cuma’yı
kıskançlığındandır bu yavaşlığı, gün kendini ertesiye atmak istemiyordur.
Veya kim bilir belki de bu
iliklerime iyice sokulmak isteyen gerginliğimin, işi ince olduğundan zamanı
geçmez kılmasındandır.
Parmağımı yaktım ve yarın hangi
ayakkabılarımı giyeceğime hala karar verebilmiş değilim. Bir de ilk defa
beğendiğim elbise olduğundan bir dergi sayfasını yırtıp çantama attım,
aylar sonra mağazaya es kaza uğrayacağımı bile bile. Boş boş oturup çocukluğumun şekeri olan Pez
yiyorum. Ne garip, içinde kaç tane olursa olsun bir şeker veya sakız paketini
hep gün içinde bitirmişimdir; çocukluğumdan kalma alışkanlıklar işte.
Ben çocukken günler pek
bağlamazdı beni zamana, daha çok çizgi filmlerle, yarın okulun oluşuyla ilişkilendirirdim
geçen günleri. Hele yaz geldi mi ne saatten ne tarihten haberim olurdu, içinde
bulunduğum zamandan, dakikaların aktığı gerçeğinden bir haber yaşardım, akşam
olduğunu annem yemeğe çağırdığında idrak edebilirdim yalnız.
Krem sürdüm ama parmağım hala
sızlıyor, acaba yeşil topuklularımı mı giysem?
Yeni gün gelmiş, gece yarısını
bir geçiyor saat. Taramayı erteleyip durduğum, beni rahatsız eden saçlarımın
ağırlığıyla oturup boş boş pencereden dışarıya bakıyor, hayal kuruyorum.
Küçükken kurduğum pek çok hayal
gerçekleşmedi, zaten gerçekleşmeyeceği ta o zamandan belliydi ama üzülmüyorum
şimdi çünkü unuttum gitti hepsini ama bir gün mutlaka ulaşacağım hedefler, yarın
için beni tedirgin etmiyor değil şimdi; yarın olmazsa istediğim, üzüleceğim
gerçeğiyle bir türlü arkadaş olamıyorum, bu mümkün değil galiba.
Şekerlerin tamamı boğazıma
dizildi ve geçiremeyeceğim, geçmesi için beklemekten başka hiçbir şey
yapamayacağım bir acıya itti beni. Parmağım biraz daha iyi. Yeşil topuklular en
doğru seçim galiba.
Eğer iki gün içinde hedefime
ulaşmış, gerginliğimi söküp atmış olursam, hayalime bir ad koyup yeniden kaleme
alacağım bugünü. Çekinmek değil, kendime itiraf etmişken ve bu denli yaklaştığıma
inanmışken istediğimi elde etmeye, en yakın dostum olan kelimelerden mi
saklayacağım en büyük heyecanlarımdan birini!
Sadece biraz sabır... Zaten insan
en çok kendisine yalan söylüyor. Dürüst olayım gizem; gerginim ve hayallerim
var. Zaman geçmek bilmiyor.
23 Ağustos 2012 Perşembe
Ben Bir Şemsiyeyim...
Güneşin dokunuşuyla eskimiş, rengini kaybetmiş bir şemsiyeyim ben... Hasırdan örülmüştür tenim, uzun metal bir çubuk yardımıyla yükselirim gökyüzüne.
Bazı insanlar kaçar benden, güneşin tenlerine dokunmasını isterler, bazıları ise arar beni, bana sığınırlar, benim izin verdiğim kadarıyla bakarlar göğün maviliğine...
Ortasında dikildiğim kristal kumların ayakları yakacak kadar ısınmasına izin vermem ben. İnsanlar yalın ayak ise benim gölgeme koşar, ulaştıklarında tatlı bir gülümseme sarar çehrelerini, huzurla dolarlar, sonra kendi şemsiyelerinin altına kadar sürecek yepyeni bir maratona başlarlar.
Bazen havlularını örterler üzerime, sıcaktan benim de yanabileceğimi mi düşünüyorlar acaba, her ne amaçla yapıyorlarsa çok minnettarım, bazen biraz serinliğe ihtiyaç duymuyor değilim çünkü.
Öyle çok oldu ki; hatırlamıyorum ne zamandır masmavi denizin, kumları dövmesine şahitlik ettiğimi. Onlarca mevsim gördüm, yağmur damlalarının denizle kucaklaşmasını seyrettim ve mutlulukla ettikleri dansı. Binlerce kez güneşin kaybolmasını izledim denizle göğün birleştiği yerde. Geceleri sahilde yürüyen çiftlere eşlik ettim. Çocuklara imrendim, kumdan kale yaparlarken. Zaman zaman geleceğimden şüphe ettim, sert rüzgarlarla savaşırken, umudumu kaybettiğim, daha fazla tutunamayacağımı sandığım oldu ama her seferinde ulaştım yaz aylarına, şehrimin kalabalıklaştığı zamanlara...
Yalnız değilim ben, daha onlarca şemsiye eşlik ediyor bana tüm bu yaşanmışlıklar boyunca. Sohbet ederiz uzun uzun, insanlardan duyduklarımızı paylaşır, dedikodu ederiz biz. Bildiğimiz her şeyi sahile uğrayanlardan öğreniriz.
Kar, diye bir şey varmış; onu öğrendik geçen yaz. Soğuk zamanlarda olan bir hava olayıymış, bembeyazmış ve büyülüymüş. Hiç görmedim ben, yumuşak mıdır acaba,pamuk gibi ve tatlı mıdır şeker misali? Ah bir kerecik dokunsam da tadına varsam, üşümek neymiş daha iyi anlasam... Yalnız olmasam ama çünkü üşüyünce yalnızlık daha derinden hissediliyormuş, geçen kış deniz kenarına gelen bir genç kız mırıldandı ağlarken, ondan öğrendim. Bu yaz da tatile çıkmanın ne kadar pahalı olduğundan bahsetti, gölgemde oturan bir çift, diğer şemsiye arkadaşlara anlattım, para biriktirmek gerek kar yağışını görebilmek, kara dokunabilmek için ama bilmiyoruz ki o ne! Yalnız, seyyar satıcılara verilen kağıt veya metal şeylere para dediklerini öğrenebildik, ne değerini anlıyoruz ne de ne kadar ihtiyacımız olduğunu kestirebiliyoruz.
Keşke gelse bir bulut ve götürse bizi hayallerimize ama hiçbir şey kolay olmuyor işte böyle... Güneşe binip seyahat etsek olmaz mı, soğuk şehirlere?
En iyisinin kar yağışını beklemek olduğuna karar verdik ama o da umutsuz bir durum; bilmem kaç yıldır dikiliyoruz burada ama yağmurdan daha fazla kışa ait herhangi bir doğa olayıyla tanışmadık... Neyse ki daha uzun yıllar burada konaklayabileceğimizi sanıyorum, belki zamanla biriktiririz paramızı, hemen hemen her gün tepemizden geçen uçaklara ulaşabiliriz veya otobüse bineriz ve öyle seyahat ederiz, mola yerlerinde fotoğraf çektirir, yemekler yeriz. Sonra buraya geri döndüğümüzde yaz gelmiş olur ve biz güneşe anlatırız maceralarımızı, fotoğraf albümlerimizi gösteririz.
Ama ben sadece bir şemsiyeyim, güneşin dokunuşlarıyla eskimiş ve rengini kaybetmiş, kar yağışına ulaşmak isteyen ve kar topu oynamak için yanıp tutuşan bir şemsiye. Bir de şu seyyar satıcıların satıp durduğu midyeyi tatsam, öyle merek ediyorum ki tadını. Onun için de para gerekiyordu değil mi? Peki ya haşlanmış mısır, o da mı hayal bana?
Bazı insanlar kaçar benden, güneşin tenlerine dokunmasını isterler, bazıları ise arar beni, bana sığınırlar, benim izin verdiğim kadarıyla bakarlar göğün maviliğine...
Ortasında dikildiğim kristal kumların ayakları yakacak kadar ısınmasına izin vermem ben. İnsanlar yalın ayak ise benim gölgeme koşar, ulaştıklarında tatlı bir gülümseme sarar çehrelerini, huzurla dolarlar, sonra kendi şemsiyelerinin altına kadar sürecek yepyeni bir maratona başlarlar.
Bazen havlularını örterler üzerime, sıcaktan benim de yanabileceğimi mi düşünüyorlar acaba, her ne amaçla yapıyorlarsa çok minnettarım, bazen biraz serinliğe ihtiyaç duymuyor değilim çünkü.
Öyle çok oldu ki; hatırlamıyorum ne zamandır masmavi denizin, kumları dövmesine şahitlik ettiğimi. Onlarca mevsim gördüm, yağmur damlalarının denizle kucaklaşmasını seyrettim ve mutlulukla ettikleri dansı. Binlerce kez güneşin kaybolmasını izledim denizle göğün birleştiği yerde. Geceleri sahilde yürüyen çiftlere eşlik ettim. Çocuklara imrendim, kumdan kale yaparlarken. Zaman zaman geleceğimden şüphe ettim, sert rüzgarlarla savaşırken, umudumu kaybettiğim, daha fazla tutunamayacağımı sandığım oldu ama her seferinde ulaştım yaz aylarına, şehrimin kalabalıklaştığı zamanlara...
Yalnız değilim ben, daha onlarca şemsiye eşlik ediyor bana tüm bu yaşanmışlıklar boyunca. Sohbet ederiz uzun uzun, insanlardan duyduklarımızı paylaşır, dedikodu ederiz biz. Bildiğimiz her şeyi sahile uğrayanlardan öğreniriz.
Kar, diye bir şey varmış; onu öğrendik geçen yaz. Soğuk zamanlarda olan bir hava olayıymış, bembeyazmış ve büyülüymüş. Hiç görmedim ben, yumuşak mıdır acaba,pamuk gibi ve tatlı mıdır şeker misali? Ah bir kerecik dokunsam da tadına varsam, üşümek neymiş daha iyi anlasam... Yalnız olmasam ama çünkü üşüyünce yalnızlık daha derinden hissediliyormuş, geçen kış deniz kenarına gelen bir genç kız mırıldandı ağlarken, ondan öğrendim. Bu yaz da tatile çıkmanın ne kadar pahalı olduğundan bahsetti, gölgemde oturan bir çift, diğer şemsiye arkadaşlara anlattım, para biriktirmek gerek kar yağışını görebilmek, kara dokunabilmek için ama bilmiyoruz ki o ne! Yalnız, seyyar satıcılara verilen kağıt veya metal şeylere para dediklerini öğrenebildik, ne değerini anlıyoruz ne de ne kadar ihtiyacımız olduğunu kestirebiliyoruz.
Keşke gelse bir bulut ve götürse bizi hayallerimize ama hiçbir şey kolay olmuyor işte böyle... Güneşe binip seyahat etsek olmaz mı, soğuk şehirlere?
En iyisinin kar yağışını beklemek olduğuna karar verdik ama o da umutsuz bir durum; bilmem kaç yıldır dikiliyoruz burada ama yağmurdan daha fazla kışa ait herhangi bir doğa olayıyla tanışmadık... Neyse ki daha uzun yıllar burada konaklayabileceğimizi sanıyorum, belki zamanla biriktiririz paramızı, hemen hemen her gün tepemizden geçen uçaklara ulaşabiliriz veya otobüse bineriz ve öyle seyahat ederiz, mola yerlerinde fotoğraf çektirir, yemekler yeriz. Sonra buraya geri döndüğümüzde yaz gelmiş olur ve biz güneşe anlatırız maceralarımızı, fotoğraf albümlerimizi gösteririz.
Ama ben sadece bir şemsiyeyim, güneşin dokunuşlarıyla eskimiş ve rengini kaybetmiş, kar yağışına ulaşmak isteyen ve kar topu oynamak için yanıp tutuşan bir şemsiye. Bir de şu seyyar satıcıların satıp durduğu midyeyi tatsam, öyle merek ediyorum ki tadını. Onun için de para gerekiyordu değil mi? Peki ya haşlanmış mısır, o da mı hayal bana?
2 Ağustos 2012 Perşembe
Bit Pazarı
Hani hiç umursamadığınız, kenara köşeye atılmış, evin derinliklerinde kaybolup gitmiş, yüzüne bakılmayan bozuk paralarımız var ya, sakız bile alınmaz bununla dediğimiz; işte onlar için bütün gün sıcağın altında oturuyorlar, küçücük bebekleriyle, ayaklarında terlik demeye bin şahit isteyen plastik parçalarıyla... Konuşmaya takatleri yok, parmaklarıyla işaret ediyorlar, bir elin parmağını geçmiyor fiyatlar.

Dönüp bakmayacağınız, yerde görseniz alıp çöpe atmaya tenezzül etmeyeceğiniz şeyler var satılan; oyuncaklar, ev aletleri, ayakkabılar, giysiler, vazolar, mumlar, lambalar, telefonlar, tornavidalar, mutfak aletleri, fincanlar, çatallar, bıçaklar, bardaklar, kolyeler, küpeler, bilezikler, piller, radyolar, çakmaklar... Bit pazarı işte; aklınıca ne geliyorsa var.

Onca eşya, yerlere serilmiş çarşaflar üzerinde dağınık vaziyette duruyor, öyle ki; aradığınız şey muhakkak orada var ama bulmanızöyle zor ki, çünkü oradan buradan gözünüze çarpanlardan ibaret yanlız gördükleriniz.

Çok da fazla değil, oturup sayabileceğiniz kadar insan geziyor daracık boşluklarda, eşyalara göz gezdiriyorlar. Hiçbir şey bulunamaz, alınamaz gibi görünüyor, her şey işe yaramaz, kim bilir kaçıncı el... Ama öyle değil, alışveriş yapıyorsunuz, bazen sırf yardım etmek için hatta. Zavallı yaşlı amca saç kalmamış başında boncuk boncuk terlerle bekliyor gün boyu, artık kullanmadığı eşyaları birileri alsın da akşam eve ekmek götüreyim, diye, yalnız bir ekmek parası kadar her bi parça. Küçücük bebeği terlemesin diye gölgelerin ardına yerleşmiş zavallı kadın da bekliyor.

Kitaplar bile bir liraydı, üç dört tane aldım. Sararmıştı yaprakları, okunmuştu daha önceden, eski kokuyordu, zamanın ve çevrilmiş sayfaların kokusu sinmişti üzerine. Seviyorum ben bu kokuyu, bana ailemin köyünü hatırlatıyor, eski evlerde, eskimiş eşyalar arasında geçirdiğim eski zamanları. Şu anda yaşıyor olduğum şehir doğduğumdan beri evim benim ama ben sadece bir kaç ay ziyaret ettiğim, eskinin kokusuyla yoğruldum o köyü çok daha fazla seviyorum.

Bir köşesi de antika eşyalara ayrılmıştı pazarın, eski radyolar, silahlar, kılıçlar, saatler, vazolar... Diğer tarafta bir liraya satış yapanların günlük kazancı bu taraftakilerden fazla oluyordur sanırım zaman zaman ama bir tane antik eşyayı sattığında, diğer taraftakilerin aylık kazancını elde ediyordur buradakiler.

Pek çoğumuz, orada harcadığım parayla bir öğün yemek bile yiyemeyiz, yalnızca 7 liraydı ama dört aile bugün akşam eve onunla ekmek götürebilecek. Ne olacak ki, diyorum yalnızca bir lira olduğunu duyunca almak istediğim şeyin, yalnızca bir lira ama çocuk aldığım şeyin benzerlerini de çıkartıyor, bunları da al, diyor hatta tezgahtan ayrıldıktan sonra sırf o bir lira için peşimden geliyor. Öyle şeyler var ki; bunları kim alacak, kim kullanacak ki diyorum ama alınıyor, kullanılıyor, iyi ki de böyle oluyor. Geri dönüşümün en güzel hallerinden biri bu, normalde çöp adı altında atılacakları yeniden kazanmış oluyoruz. Bence bu insanlar yüz binlerce türk lirası değerinde arabasıyla oradan oraya gezip, camdan dışarıya çöplerini atan, küçük esnafa göz ucuyla bakmayan o adamdan çok daha fazla saygıyı hakediyorlardır.
Her perşembe, aynı yerde kuruluyor pazar. Yakın zamanda yine ziyaret edeceğim...
Etiketler:
alışveriş,
antika,
bir lira,
bit pazarı,
yalova
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Bana Bi' Şey Olmaz
Samsun'un Canik ilçesinde sele kapılıp kaybolan, cesedi günler sonra bulunan bir kız var; Cansu. Bir hafta kadar önce toprağa verildi, doğduğu gün dün gibi ailesinin gözleri önündedir hala. Bunun yanında on iki vatandaşımız Toki konutlarında hayatını kaybetti.
Kahramanmaraş'ta evde yalnız bırakılan iki çocuk televizyonun aşırı ısınması sonucu çıkan yangında can verdi. Anne eve geri dönüp karşılaştığı manzara sonucunda sinir krizleri geçirmiş. Baba ise şoka girmiş, tek kelime dahi edememiş.
Yol çalışması sebebiyle bölünmüş yolda önünde yavaş giden kamyonetten ötürü beklemekten sıkılan bir sürücü hatalı sollama yapınca karşıdan gelen kamyonla çarpıştı ve yitip gitti hayattan.
Bir önceki yazımda da bahsetmiştim; geçtiğimiz hafta Feneryolu istasyonunda trenin altında ezilerek bir anne ayrıldı aramızdan.
Yurdun çeşitli yerlerinde onlarca boğulma olayı meydana geldi. Kızılırmak nehrinde, Ankara'da gölette, Tekirdağ Kumbağ'da insanlar silinip gidiyor dünyadan. Akıntı olan yerlerde yüzüyorlar, girmek yasaktır, tabelasını göre göre suya giriyorlar. Bazı yerlerde öyle bir tabela bile yok hatta!
Depremler var bir de; 99 depreminde ölen binlerce insan var.
Hala dere yatağına inşa edilen spor kompleksleri mi, konutlar mı dersiniz, bir dolu proje var gündemde olan.
Hala ev kazalarının oluşabileceği ortamlar kontrol edilmiyor, insanlar umursamıyor; açık bırakılan tüpler, fişte bırakılan ütüler, geceleri söndürülmeye gerek görülmeyen sobalar var.
İnsanlar aceleci, varmak istedikleri yere en kısa yoldan ulaşmak istiyorlar en kısa zamanda. Ne trafik işaretleri umurlarında ne de tehlikeleri önemsiyor insanlar.
Ne olacak ki; insanlar kör mü de trenle peron arasındaki kocaman boşluğu farketmeyecekler, görmeyecekler mi trenin gidiyor olduğunu. Kondüktöre ne gerek var, boşuna israf!
Ev almadan önce, evin sağlamlığını kontrol etmeyi önemsiz buluyoruz, depreme dayanıklı olmayan evler yapılıyor, müteahhitler malzemeden çalıyor.
Yara sarma politikası var bizde; insanlar devletten yaralarının sarılmasını istiyorlar. Deprem maduru yaşlıca bir adam, evine dolmuş suları dışarıya atmaya çalışırken küçücük bir kovayla, 'Devletimizden yaralarımızı sarmasını istiyoruz." diyor. Saatlerce köprüyü geçmeye çalışan insanlar, 'Devletin, belediyenin bu soruna bir çözüm bulmasını istiyoruz.' diyor. Makiniste dava açılıyor, Toki kötülenmeye çalışılıyor...
Kimse de demiyor ki; afet yönetimi yerine biraz da risk yönetimi üzerine düşsek, olmadan önce önlesek tüm bunları! Alt yapı çalışmalarına önem versek, şehirleri, yaşam standartlarını iyileştirsek, sırf maddi kazançlar için yeşil alan projesiyle korunan dere kenarlarını imara açmasak, evden çıkmadan önce son kez etrafı kontrol etsek, çocuklarımızı olabileceklere dair bilgilendirsek, tembihlesek, yüzebiliyor olduğumuz gerçeğine fazla güvenmesek, boğulmanın iyi yüzmeyle alakalı olmadığını kabullensek, sakıncalı yerlere iş işten geçtikten sonra yüzmek yasaktır, tabelası koymasak da önceden akıl etsek bunu, acele etmeyi bıraksak artık, trafik kurallarına uymanın, kemer takmanın normal olduğunu anlasak, makas atmaların havalı olmadığını kabullensek, kondüktörün ne kadar gerekli olduğunu anlamamız için, o trenle peron arasındaki boşluğun fazla olduğunu anlamamız için ölüm gerekmese daha fazla, okullarda deprem tatbikatları, depremle ilgili bilgilendirmeler depremlerden sonra yapılmaya başlanmasa, deprem çantalarının önemi anlaşılsa, evlerin inşaatları daha kontrollü ortamlarda gerçekleştirilse...
Liste böyle uzayıp gider. Sayfalarca sorun yazılabilir ve sayfalarca eksiklik ama yine de kimse umursamaz bunları. Ne söylenirse söylensin, iş işten geçtikten sonra çözüm aranmaya devam edilir. Biz insanlar risk yönetimi neymiş bilmeyiz, önemsemeyiz, çünkü bize bi' şey olmaz; kötü olaylar, felaketler yalnızca televizyonda haberlere çıkan, gazetelerde kendilerine bir köşe verilmiş insanların başına gelir, internette gezinirken gözümüze çarpan haberlerdeki insanlar yaralanır veya ölür yalnızca. Bize bi' şey olmaz!
Kahramanmaraş'ta evde yalnız bırakılan iki çocuk televizyonun aşırı ısınması sonucu çıkan yangında can verdi. Anne eve geri dönüp karşılaştığı manzara sonucunda sinir krizleri geçirmiş. Baba ise şoka girmiş, tek kelime dahi edememiş.
Yol çalışması sebebiyle bölünmüş yolda önünde yavaş giden kamyonetten ötürü beklemekten sıkılan bir sürücü hatalı sollama yapınca karşıdan gelen kamyonla çarpıştı ve yitip gitti hayattan.
Bir önceki yazımda da bahsetmiştim; geçtiğimiz hafta Feneryolu istasyonunda trenin altında ezilerek bir anne ayrıldı aramızdan.
Yurdun çeşitli yerlerinde onlarca boğulma olayı meydana geldi. Kızılırmak nehrinde, Ankara'da gölette, Tekirdağ Kumbağ'da insanlar silinip gidiyor dünyadan. Akıntı olan yerlerde yüzüyorlar, girmek yasaktır, tabelasını göre göre suya giriyorlar. Bazı yerlerde öyle bir tabela bile yok hatta!
Depremler var bir de; 99 depreminde ölen binlerce insan var.
Hala dere yatağına inşa edilen spor kompleksleri mi, konutlar mı dersiniz, bir dolu proje var gündemde olan.
Hala ev kazalarının oluşabileceği ortamlar kontrol edilmiyor, insanlar umursamıyor; açık bırakılan tüpler, fişte bırakılan ütüler, geceleri söndürülmeye gerek görülmeyen sobalar var.
İnsanlar aceleci, varmak istedikleri yere en kısa yoldan ulaşmak istiyorlar en kısa zamanda. Ne trafik işaretleri umurlarında ne de tehlikeleri önemsiyor insanlar.
Ne olacak ki; insanlar kör mü de trenle peron arasındaki kocaman boşluğu farketmeyecekler, görmeyecekler mi trenin gidiyor olduğunu. Kondüktöre ne gerek var, boşuna israf!
Ev almadan önce, evin sağlamlığını kontrol etmeyi önemsiz buluyoruz, depreme dayanıklı olmayan evler yapılıyor, müteahhitler malzemeden çalıyor.
Yara sarma politikası var bizde; insanlar devletten yaralarının sarılmasını istiyorlar. Deprem maduru yaşlıca bir adam, evine dolmuş suları dışarıya atmaya çalışırken küçücük bir kovayla, 'Devletimizden yaralarımızı sarmasını istiyoruz." diyor. Saatlerce köprüyü geçmeye çalışan insanlar, 'Devletin, belediyenin bu soruna bir çözüm bulmasını istiyoruz.' diyor. Makiniste dava açılıyor, Toki kötülenmeye çalışılıyor...
Kimse de demiyor ki; afet yönetimi yerine biraz da risk yönetimi üzerine düşsek, olmadan önce önlesek tüm bunları! Alt yapı çalışmalarına önem versek, şehirleri, yaşam standartlarını iyileştirsek, sırf maddi kazançlar için yeşil alan projesiyle korunan dere kenarlarını imara açmasak, evden çıkmadan önce son kez etrafı kontrol etsek, çocuklarımızı olabileceklere dair bilgilendirsek, tembihlesek, yüzebiliyor olduğumuz gerçeğine fazla güvenmesek, boğulmanın iyi yüzmeyle alakalı olmadığını kabullensek, sakıncalı yerlere iş işten geçtikten sonra yüzmek yasaktır, tabelası koymasak da önceden akıl etsek bunu, acele etmeyi bıraksak artık, trafik kurallarına uymanın, kemer takmanın normal olduğunu anlasak, makas atmaların havalı olmadığını kabullensek, kondüktörün ne kadar gerekli olduğunu anlamamız için, o trenle peron arasındaki boşluğun fazla olduğunu anlamamız için ölüm gerekmese daha fazla, okullarda deprem tatbikatları, depremle ilgili bilgilendirmeler depremlerden sonra yapılmaya başlanmasa, deprem çantalarının önemi anlaşılsa, evlerin inşaatları daha kontrollü ortamlarda gerçekleştirilse...
Liste böyle uzayıp gider. Sayfalarca sorun yazılabilir ve sayfalarca eksiklik ama yine de kimse umursamaz bunları. Ne söylenirse söylensin, iş işten geçtikten sonra çözüm aranmaya devam edilir. Biz insanlar risk yönetimi neymiş bilmeyiz, önemsemeyiz, çünkü bize bi' şey olmaz; kötü olaylar, felaketler yalnızca televizyonda haberlere çıkan, gazetelerde kendilerine bir köşe verilmiş insanların başına gelir, internette gezinirken gözümüze çarpan haberlerdeki insanlar yaralanır veya ölür yalnızca. Bize bi' şey olmaz!
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Tanık hayatlar...
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20961819.asp
Ve hayat küçücük bir çocuğun hiçbir şeyi anlayamaması ve anlamlandıramamasından ibaretti, annesinin öldüğünü anlamamasından, hiç tanımadığı bir adamın kucağında az önce elini bıraktığı annesinin yanından ayrılmasından...
Ve hayat küçücük bir çocuğun annem nerede, diye sorması kadar basit, cevap veremiyor olmak kadar acı, oyalamak için çikolata vermek kadar saçmaydı. Oysa o annesini bir daha hiç göremeyecekti, bunu anladığı an istediği son şey çikolata olacaktı. Ağlayacaktı. Sussun diye yine çikolata verilecekti ona sanki acısını hafifletebilirmiş gibi ve belki de artık nefret edecekti annesinin elinden keyifle yediği çikolatadan.
Ağlayacak evet. Nedenini bilmeden annesi gelmiyor, diye ağlayacak. Annesi nasıl bu dünyayı terkediyor olduğu gerçeğinden habersizdiyse, o da habersizdi bundan. Habersiz ama ağlayacak.
Böylesi daha kolaydır belki de; kabullenme olgusunu es geçip bilmemekten başlıyorsun her şeye. Büyüdüğünde hiç anlamamış olmayı mı yoksa daha dün gibi hatırlamayı mı tercih eder bilemiyorum.
Ve hayat insanların hiç tanımadıkları biri için üzülmesinden ibaret, bir anlık. Trenden inen yolcuların çamur yüzünden, yağ yüzünden kirlenmiş paçalarına bakıp çıkmaz da bu, diye şikayet etmesinden ibaret. Evet; hiç çıkmayacak. Asla ama asla çıkmayacak ölümün lekesi.
O küçük çocuğun üzerindeki lekeler çıkmayacak, annesinin kokusu hiç sökülmeyecek nefeslerinden. Yüzü, gülüşleri hiç silinmeyecek bakışlarından. Şevkati hep teninde barınacak.
Ve hayat ölümün varlığı gittikten sonra trenin yeniden yollara düşmesinden ibaret, habersiz insanları taşımasından, ruhun sindiği yeri tekrar tekrar dövmesinden, her şeyin dışarıdan normale dönmüş gibi görünmesinden ibaret.
Bilmiyorum; başka canlar da yitip gitti mi orada. Bilseydim, görseydim onları da yazardım ama işte hayat bilmemekten ibaret, akşam haberlerde, yarın gazetelerde çıkacak haberin bilmeyenlerce yalnızca göz gezdirilecek olmasından bir de. Bilenler zaten okumayacak.
Ve hayat oldukça garip; biri ölüyor ve siz yanından geçip gidiyorsunuz. Gazetelerin altındakileri görmek istiyorsunuz dayanamayacağınızı bile bile. Yanınızdaki insanlarla olayın nasıl olduğuna dair düşünceler üretiyorsunuz sanki artık bir önemi varmış gibi. Kimisi fotoğraf çekiyor, anlayamıyorum; daha sonra bakıp anıları yad edecek ve arkadaşlarına mı gösterecek albümlere ekleyip, belki de internette paylaşır.
Ambulans görevlileri gidiyor ve polisler geliyor. Pek çoğumuz için yalnızca dizilerde ve haberlerde gördüğümüz kadar yakın olan sarı şeritler çekiliyor cansız bedenin etrafına. Kocaman kameraları elinde haberciler geliyor sonra. Herkes oradan kaçmak isterken onlar koşarak yetişmeye çalışıyorlar olaylara.
İnsanlar telaşlı, geç kalıyorlar gidecekleri yere tren çalışmadığından.
Ve hayat artık dört yaşındaki küçük bir çocuktan ibaret, bir baba için yalnızca oğlundan ibaret.
Ve hayat artık bir yokluktan ibaret, küçük bir çocuk için annesinin gitmesinden ibaret.
Ve hayat gazetelerin altındaki yüzle aslında tanışık olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler... Hayat sabah çıkarken not defterimi unutmamdan, bir şeyler yazarım diye ilk gördüğüm kırtasiyeye uğrayıp yeni bir tane almamdan, o saatte tam da o istasyonda trene binecek olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler.
Bugün, bir kaç yabancı sayılı günler içinde unutmuş olacakları kötü bir anı edindi. Ben yeni not defterimin bir kaç sayfasını dolduran bir kaç kelimeye hayat verdim. Çıkmayacak lekeleri olan bir kaç pantolon var bir de artık. Düşünüyorum da; gerçekten yazık oldu, hiç telafi edilemeyecek olan şeyler oldu bugün, mesela o adam o pantolonun aynısından bir daha nerede bulacak artık?!
Ve hayat birazcık da benim buraya bir son yazamayacak olmamdan ibaret aslında, bugün bir sona tanık oldum zaten, bir tane de ben yazmak istemiyorum.
Ve hayat küçücük bir çocuğun hiçbir şeyi anlayamaması ve anlamlandıramamasından ibaretti, annesinin öldüğünü anlamamasından, hiç tanımadığı bir adamın kucağında az önce elini bıraktığı annesinin yanından ayrılmasından...
Ve hayat küçücük bir çocuğun annem nerede, diye sorması kadar basit, cevap veremiyor olmak kadar acı, oyalamak için çikolata vermek kadar saçmaydı. Oysa o annesini bir daha hiç göremeyecekti, bunu anladığı an istediği son şey çikolata olacaktı. Ağlayacaktı. Sussun diye yine çikolata verilecekti ona sanki acısını hafifletebilirmiş gibi ve belki de artık nefret edecekti annesinin elinden keyifle yediği çikolatadan.
Ağlayacak evet. Nedenini bilmeden annesi gelmiyor, diye ağlayacak. Annesi nasıl bu dünyayı terkediyor olduğu gerçeğinden habersizdiyse, o da habersizdi bundan. Habersiz ama ağlayacak.
Böylesi daha kolaydır belki de; kabullenme olgusunu es geçip bilmemekten başlıyorsun her şeye. Büyüdüğünde hiç anlamamış olmayı mı yoksa daha dün gibi hatırlamayı mı tercih eder bilemiyorum.
Ve hayat insanların hiç tanımadıkları biri için üzülmesinden ibaret, bir anlık. Trenden inen yolcuların çamur yüzünden, yağ yüzünden kirlenmiş paçalarına bakıp çıkmaz da bu, diye şikayet etmesinden ibaret. Evet; hiç çıkmayacak. Asla ama asla çıkmayacak ölümün lekesi.
O küçük çocuğun üzerindeki lekeler çıkmayacak, annesinin kokusu hiç sökülmeyecek nefeslerinden. Yüzü, gülüşleri hiç silinmeyecek bakışlarından. Şevkati hep teninde barınacak.
Ve hayat ölümün varlığı gittikten sonra trenin yeniden yollara düşmesinden ibaret, habersiz insanları taşımasından, ruhun sindiği yeri tekrar tekrar dövmesinden, her şeyin dışarıdan normale dönmüş gibi görünmesinden ibaret.
Bilmiyorum; başka canlar da yitip gitti mi orada. Bilseydim, görseydim onları da yazardım ama işte hayat bilmemekten ibaret, akşam haberlerde, yarın gazetelerde çıkacak haberin bilmeyenlerce yalnızca göz gezdirilecek olmasından bir de. Bilenler zaten okumayacak.
Ve hayat oldukça garip; biri ölüyor ve siz yanından geçip gidiyorsunuz. Gazetelerin altındakileri görmek istiyorsunuz dayanamayacağınızı bile bile. Yanınızdaki insanlarla olayın nasıl olduğuna dair düşünceler üretiyorsunuz sanki artık bir önemi varmış gibi. Kimisi fotoğraf çekiyor, anlayamıyorum; daha sonra bakıp anıları yad edecek ve arkadaşlarına mı gösterecek albümlere ekleyip, belki de internette paylaşır.
Ambulans görevlileri gidiyor ve polisler geliyor. Pek çoğumuz için yalnızca dizilerde ve haberlerde gördüğümüz kadar yakın olan sarı şeritler çekiliyor cansız bedenin etrafına. Kocaman kameraları elinde haberciler geliyor sonra. Herkes oradan kaçmak isterken onlar koşarak yetişmeye çalışıyorlar olaylara.
İnsanlar telaşlı, geç kalıyorlar gidecekleri yere tren çalışmadığından.
Ve hayat artık dört yaşındaki küçük bir çocuktan ibaret, bir baba için yalnızca oğlundan ibaret.
Ve hayat artık bir yokluktan ibaret, küçük bir çocuk için annesinin gitmesinden ibaret.
Ve hayat gazetelerin altındaki yüzle aslında tanışık olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler... Hayat sabah çıkarken not defterimi unutmamdan, bir şeyler yazarım diye ilk gördüğüm kırtasiyeye uğrayıp yeni bir tane almamdan, o saatte tam da o istasyonda trene binecek olmamdan ibaret. Tesadüfler... tesadüfler... tesadüfler.
Bugün, bir kaç yabancı sayılı günler içinde unutmuş olacakları kötü bir anı edindi. Ben yeni not defterimin bir kaç sayfasını dolduran bir kaç kelimeye hayat verdim. Çıkmayacak lekeleri olan bir kaç pantolon var bir de artık. Düşünüyorum da; gerçekten yazık oldu, hiç telafi edilemeyecek olan şeyler oldu bugün, mesela o adam o pantolonun aynısından bir daha nerede bulacak artık?!
Ve hayat birazcık da benim buraya bir son yazamayacak olmamdan ibaret aslında, bugün bir sona tanık oldum zaten, bir tane de ben yazmak istemiyorum.
26 Haziran 2012 Salı
Yazmak... Yazmak... Ve yine, yeniden yazıyor olmak.
Bu aralar bloguma hiç uğramadığımı farkettim. Üçüncü romanımla haddinden fazla ilgilendiğimden sanırım. İlgileniyorum çünkü uzun zaman önce bitti ve artık yazılması gerekiyor, ağırlık ediyor aklımda, boşa taşıyorum onu oradan oraya, dördüncü romanıma gölge yapıyor.
Devamlı aklımda ve artık bir yere bırakılması gerekiyor; Bir Ölünün Hayatı bitti çünkü, Melek artık Ali'nin meleği değil ve Melek de Ali'yi daha fazla sevemiyor. Ben artık Ali'yi sevemiyorum, Melek'i özleyemiyorum.
Artık Gönül oldum, yepyeni bir hikayeyi yaşıyorum. Sıcağa dönmeyen muslukları olan bir evde uyanıyorum, tercihsizim. Buzdolabım hiç olmadı... ve aşığım.
Bu aralar aklımda Gönül'den, Bir Ölünün Hayatı'nı yazmaya çalışıyorum.
Bir de yazmakla ilgili yazar oldum; nasıl yazdığımı ve nasıl olup da yazamadığımı, neden kelimelere ulaştığımı ve neyi konu aldığımı, ne zaman kaleme dokunduğumu, ne yazacağımı ve ne yazmam gerektiğini.
Bazı şeyleri yazmayı bırakıyorum, bazı şeylere yeni başlıyorum. Yepyeni maceralara atılıyorum. Aklımda birbirinden farklı onlarca proje... Sırf düşlediklerim, amaçladıklarım, yazmak istediklerim değil, diye haksızlık yapıyorum fikirlerime, hikayelerime ve görmezden geliyorum bazı roman olabilecek olayları.
Şimdi sabah oldu. Romanıma daldığımdan devam edememiştim dün gece, sabaha yazarım demiştim ama sabah da romanıma vermişim aklımı. Az önce bıraktım, hatta hala açık beni bekliyor dosya. O yüzden daha fazla uzatamayacak ve geriye dönüp dalacağım yine Ali'yle Melek'in dünyasına, rüyasına.
Sayfa seksen sekiz... Ali, Melek'in onu liseden beri sevdiğini öğrendi, biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgün şimdi. Ben de biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgünüm. Melek ağlamak istiyor, ben de ağlamak istiyorum. Geçiyor ama bu ortak hisler, uzaklaşmaya başlıyorum karakterlerden ve bu yüzden acele etmeliyim, yazılmalı artık bu roman çünkü ben bir yandan da artık Gönül'üm ve bu sıcakta tarlada çalışıyorum.
Devamlı aklımda ve artık bir yere bırakılması gerekiyor; Bir Ölünün Hayatı bitti çünkü, Melek artık Ali'nin meleği değil ve Melek de Ali'yi daha fazla sevemiyor. Ben artık Ali'yi sevemiyorum, Melek'i özleyemiyorum.
Artık Gönül oldum, yepyeni bir hikayeyi yaşıyorum. Sıcağa dönmeyen muslukları olan bir evde uyanıyorum, tercihsizim. Buzdolabım hiç olmadı... ve aşığım.
Bu aralar aklımda Gönül'den, Bir Ölünün Hayatı'nı yazmaya çalışıyorum.
Bir de yazmakla ilgili yazar oldum; nasıl yazdığımı ve nasıl olup da yazamadığımı, neden kelimelere ulaştığımı ve neyi konu aldığımı, ne zaman kaleme dokunduğumu, ne yazacağımı ve ne yazmam gerektiğini.
Bazı şeyleri yazmayı bırakıyorum, bazı şeylere yeni başlıyorum. Yepyeni maceralara atılıyorum. Aklımda birbirinden farklı onlarca proje... Sırf düşlediklerim, amaçladıklarım, yazmak istediklerim değil, diye haksızlık yapıyorum fikirlerime, hikayelerime ve görmezden geliyorum bazı roman olabilecek olayları.
Şimdi sabah oldu. Romanıma daldığımdan devam edememiştim dün gece, sabaha yazarım demiştim ama sabah da romanıma vermişim aklımı. Az önce bıraktım, hatta hala açık beni bekliyor dosya. O yüzden daha fazla uzatamayacak ve geriye dönüp dalacağım yine Ali'yle Melek'in dünyasına, rüyasına.
Sayfa seksen sekiz... Ali, Melek'in onu liseden beri sevdiğini öğrendi, biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgün şimdi. Ben de biraz kırgın, biraz kızgın ve fazlasıyla üzgünüm. Melek ağlamak istiyor, ben de ağlamak istiyorum. Geçiyor ama bu ortak hisler, uzaklaşmaya başlıyorum karakterlerden ve bu yüzden acele etmeliyim, yazılmalı artık bu roman çünkü ben bir yandan da artık Gönül'üm ve bu sıcakta tarlada çalışıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)